KRAL ÖLDÜ….

Dünyanın bütün babalarını; Ve hatta bütün ata babalarını, benim babam geçerdi… Babamdı,  bir duvar kadar sert,  bir yiğit kadar mert, bir diktatör kadar asi, bir aktör kadar kendini gizlemesini bilen, saklanan, bilinmez bir yolda giden, benim babamdı…. Dağ gibiydi, taş gibiydi, yıkılmaz bir duvar, yenilmez bir güreşçiydi… Dünyanın bütün dağlarını geçerdi, hatta ağrı dağını, ve hatta everesti….
Kraldı, kral gibi yaşadı… Dünyanın bütün krallarından fazla kraldı, o benim babamdı…

Kral öldü, krallar da ölürmüş, ama benim babam baharda öldü, ağaçlar çiçek açınca, demiştim, biliyordum; baharı bekliyordu nefesini de vermek için, çiçeklensin istiyordu bahçemiz, çağlalar olsun, erikler tomurcuklansın, çimenler büyüsün, bahar gelsin diye bekliyordu…  Krallar baharda ölür, ben biliyorum siz bilemezsiniz; çünkü sizin babanız bana benzemezdi, benimki bana benziyordu, baharı severdi, çok severdi; sizin babanız benim babamı geçemezdi  krallık üstüne, bahardanlık üstüne…
Benim babam kraldı, baharda öldü…

Öldü benim babam… Şimdi yok,  artık dağın başındaki toprağın altında gözleri, oradan bakıyor evimize, evine, oradan gözetliyor hepimizi; sanki şimdi haykıracak; sanki şimdi çıkıp gelecek, annemi dövecek, annem çığlıklarla acıtırken geleceğimizi, o yumruklarıyla yıkacak geçmişi; biz altı küçük yürek, kendimize saklanacağız yine,  içeriye; çok içeriye kaçacak gözlerimiz, korkudan büzüşecek kalplerimiz, babam şimdi yeniden gelecek, hiç kapı çalmadan, öksürmeden, dimdik, duruşuyla yıkacak merdivenleri, her adımda uzaklaşacak, sanki babam hiç ölmeyecek…
Sanki babam gelecek, gelişiyle hiç gitmeyecek…

Benim babam çoktan öldü aslında, çok olmuştu öleli… Gözlerinden ilk damlalar akmaya başladığında, yüreği pamuk kadar yumuşadığında, ‘benim güzel kızım’, demeye ilk başladığında ölmüştü, kendinden başkasına dönüştüğü ilk gün ölmüştü aslında, o gün kral çökmüştü… İlk torun sevgisi yüreğine yerleştiğinde, her ayrılığın arkasından ağlamasıyla vermişti son nefesini…  Her gözyaşı biraz son’dur aslında…  Sonun her başlangıcı bir damladır, düşer yüreğine; bitiş başlar, tükenişinin önünü kesemezsin… Benim babam duvarlarını yıktığında ölmüştü aslında, o da biliyordu, çoktan ölmüştü, baharı bekliyordu, ağaçlar çiçek açsın, çağlalar biraz olsun, gidecekti temelli…

Benim babam öldü!… O ölürken ben gidiyordum, yola çıkmıştım; beni göndermedi;’ bekle, öleyim de öyle git’ dedi… Beni çağırmıştı, işten izin alıp da gitmiştim, ona gitmiştim, sanki bir şeyler söylemek istiyor gibiydi gözleri… ‘Allah,’ de baba, dedim, dedi mi demedi mi anlaşılmadı birşeyler söylemeye çalıştı, gözleri üzerimdeydi, sevinmiştir belki geldiğime… Sevinmiştir belki bahçemizdeki ağaçların çiçeklendiğine, çağlaların olgunlaştığına… Çok acı çekmişti yatağa düşeli beri, hele de annem ona bakalı beri, sessiz bir hasta göze dönüşmüştü bedeni, sadece gören, konuşmayan, söylemeyen…

Yakışıklı adamdı benim babam… Ölürken de yakışıklıydı, gülümsüyordu sanki, dimdik duruyordu, hiç ölmemiş gibi, ayağa kalkıverecek gibi, çocukluğumdaki babam gibiydi, beyazlar giyinmişti, dik duruyordu, tek farkı yatıyordu, gözleri kapalıydı…
O benim babamdı, öldü….

Benim babam öldü, kral öldü diyorum, duymuyor musunuz!… Artık yok, kara gözlü oğluna seslenemeyecek, çok sevdiği paralarını sayamayacak, çünkü mezara onları da gömemedi, elinde olsaydı gömerdi… Cenazesine okuttuğu , yardım ettiği onca insan, dostları katıldı, neredeyse bütün herkes oradaydı… Bütün herkes oradaydı, ben de oradaydım, ellerim titriyordu, çok titriyordu; tutsun istemiştim, bir kez olsun tutsun istemiştim ellerimden; tutmamıştı, tutamadan gitti….  Kraldı benim babam, iyiydi, mertti; sadece bizden ; altı küçük yürekten saklamıştı gülümsemelerini,iyiliğini…  Ne olurdu kral olmayaydı, ne olurdu, kralın bahçıvanı olaydı, çiçekleri iyi sulasaydı, ne olurdu cenazesinde üç beş kişi olaydı da ; sadece ailesi olaydı;  o benim babamdı, başka babam mı vardı?…

Babamdı, babacığım diyemediğim, göğsüne yaslanıp ağlayamadığımdı, arkama alıp güç alamadığım, sevgimi gösteremediğimdi; ama o benim babam dı….
Dağ gibiydi; taş gibiydi, yıkılmaz bir duvardı, yıkıldı…
Yenilmez bir güreşçiydi; yenildi…
Bir kraldı, öldü….

Onu seviyordum…
O benim babamdı…

ferkul

3mayıs2009
01:58

Sizler de yapar mısınız bilmem?..  Çok fazla hayatını tahlil eden biriyim… Yaşanılanları, yaşanmışlıkları, yaşanılması gerekenleri, olmayanları, olanları, istediğim ve istemediklerimi hep bir masaya yatırmakla gecti kırkbir yılım… Sanırım yaşamak; yaşadıklarının ve olacakların hepsini birden tahlilatından ibaret… Önce hayaller kuruyorsun, mesela ben 2009 yılında nerede olacağımı çok merak ederdim 89lu yıllarda…  Sonra yıllar geçtikçe hayalllerin yerini emeller alıyor, emellerden de ümidi kesince kabullenişler, yaşlandıkça da kendine yakıştıramadığın bir elbisenin içinde görüyorsun kendi… Halbuki bu elbisenin rengi ne sana uyuyor, ne de bedeni denk geliyor, üstü dar, altı bol, kesimi de tamamen senin tarzın değil…  Ama elde olan bu, yetinmek adına, dolanıyorsun, geziyorsun, yürüyorsun, çalışıyorsun, konuşuyorsun, görüyorsun… Hatta bazan kendini bir başkasını yaşarken yakalıyorsun, şaşırıyorsun!.. ’Bu elbise benim değil’, demek bile bazan fazla geliyor, susuyorsun…  Sadece düşüncelerinde ’ mı’,olmalıydı_lar kaplıyor beynini… Tabii yastığa başını koyup da kendinle baş başa kaldığın anlarda yakıp da yıkamadığın, yıkıp da yakamadıkların geliyor gözlerinin önüne… Tek tek, sıra sıra diziliyor yıllar, günler, haftalar ve bir resim şeridi gibi hayat…

İşte o zaman anlıyorsun ki, yetinmek, yenilgiyi baştan kabullenmektir… Yetinmekle baştan kaybediyoruz galiba hayat kavgasında, baştan çekiyoruz beyaz bayrağı ve, teslim oluyoruz… Teslimiyet de bir bakıma kendini akan suya salıvermek değil midir?..  Nereye götürürse götürsün; ‘al, beni yüreğimi, ister taşa çal, ister yemyeşil bir dere kenarında biten bir küçük fidana sarılayım,’ der gibi, salınmak….

Çoğunlukla herkes gibi‘yi yaşamaya çalışırken, kendimi soyutlamış buluyorum hayattan… Ne kadar içinde de olsam bir tarafın dışarıda kalmış gibi, bir eksiklik, bir fazlalık, tanımlayamadığım , cümlesini kuramadığım bir arayış oldu benim için hayat… Bunu sanırım genelleme yaparak da söyleyebiliriz, bir tür arayış ve bulamayışın hikayesidir hepimizin hayat romanının kısa özeti…

Bir de inançlar, inanışlar var tabii… İnanacak ve sığıncak bir rabbimiz var, şükür… Yaratıcıdan, sığındığımız ve sarıldığımız, yalnızlığımızın ve yanılgılarımızın tek şahidi olan yüce rabbimizden el açıp da istediklerimiz, bilerek ve düşünerek de olsa yaptığımız her hatadan sonra yüz sürüp el açıp yine o’na döndüğümüz… Ve tekrar tekrar ister istediklerimizin devamı için, isterse, tövbe için yeniden kapısına gidip, bir daha, bir daha her tövbeden dönüşümüz… Ve bu kısır döngü içinde de olsa yaratanın geniş hoşgörüsü içinde kendimizi buluşumuz… İnanıyorum ki ben, bir annenin yavrusuna kızgınlığı kadar öfkesi olan rabbimiz, hepimizi, kullarını affedecek sonunda… Ki hiçbir annenin kızgınlığı beş dakikadan fazla sürmez yavrusuna… O ki dünyayı ve alemlerin yaratanı, tabii ki rahmeti bir anneninkinden daha çok yağacaktır üzerimize, rahmet gibi, yağmur gibi, sağnak sağnak,yağacak ve ıslatacak….

İster teslimiyyet, ister yenilgi, isterse bir tahlilattan ibaret olsun, ne kadar hüzünlensek de, acılarla da geçmiş olsa yaşamımız, bir türlü giymesini, üstümüzde taşımasını bilemediğimiz bir elbiseyle de gezsek, yine de güzel bir şey yaşamak, yaşadığını düşünebilmek, tahlil edebilmek, hissedebilmek ve hatta en önemlisi farkında olmak galiba, güzel…

Farkındalık…  Arayış ve bulamayış hikayesinin içinde bile kendini okumak…  Hüznü en içten kelimelerle olmasa da, sezdirmek ve içinde yaşatmak…. Sanırım bir yere varmak, ulaşmaktır.... Orası senin istediğin, olmak istediğin yer, olmasa da çabalayıp da vardığın noktanın farkında olmak ….

Ve yazmak, ferkulu ne şekilde olursa olsun yazarken yaşatmak çabası var ya, hani o yazdığı hüzünlü yazıların sabahında gözlerinde beliren o ışıltı, parlaklık var ya, yaşadım cümlesini yazarken, kendi yazılarının içinde kaybolurken beyninde kurulması ve en güzel yeri alması;
Var ya…. Bu, değer….

ferkul

14nisan2009

ŞİİRDEN DEĞİL

Ben kara günler  şairiyim
Acının bütün dillercesini bilirim
Yunanca, Rusça, Amerikanca
İnsanca, hayvanca, kuşca
Dünyanın bütün acılarını …
Yerini, yöresini bilmediğim
İnsanları gözlerinden tanırım
Acının ortak dilince anlaşınca…
Gayet iyidir ilişkilerim
Dostlarım var on milyonlarca
Onlar da tanır beni
Kırk yıllık ahbap gibi
Bakışınca….

Ben kara günler  şairiyim,
Bütün renklerini bilirim acının
Kırmızıdır,  pembedir
Gökkuşağına döner gözlerin
Bir kere sevmeye gör
İnandığın bütün masallara inat
Şarkılar yalan söyler
Güneşin rengi alev gibidir
Pembeden griye çalar sevdaları
Yaz sıcağında üşütür sözleri
Yarin yüreği mor menekşedir
Ayrılığı aklını başından alır
Yerlere serilir yüreğin
Yapraklar dökülür
Işıklar söner bir bir
Kapanır kapılar yüzüne
Acının rengi siyahtır…
İçeriden bakınca….

Ben, kara günler  şairiyim
Aşinadır yüreğim
Acıya, hüzne, tufana
Bütün fırtınalar acıdan gelir
Bilirim , gözbebeğinden tanırım
Rengini, dilini,
Her biri ötekisinden beter
Yaşadıkça ölesim gelir
Acının bütün renkleri gridir
Şairliğim, mısralardan değil
Şiirden değil,
Acıdan gelir…
Acıyla beslenir…

Yaşadıkça yazasım gelir
Yazdıkça nefesim kesilir
Sevdadandır bütün acılar
Bir gün bir ömre bedeldir
Bir güne bütün renkler feda edilir
Ben şair değilim
Acılarım beni söyletir…

Bir güneşe bakarım
Bir aya,
Bir de yıldıza
Şairliğim utanır kendinden
Acılara kan düşünce
Sevdaya zan düşünce
Yazmak zamanı gelir…
Can bedenden ayrılınca
Ölesim gelir.
Ölesiye yazasım gelir.
Acıyla beslenirim.
Kara günlerİn  şairiyim ,
Bir milyon rengini bilirim,
Bir milyon dilini …
Canım yanınca,
İçim acıyınca,
Şiir yazabilirim….

ferkul
3nisan2009-
23.15

Buradayım yine… Kelimelerin, cümlelerin arkasına saklanmaya geldim… Yazdıkça çoğalmaya, kalabalıklaşmaya geldim… Karşımda beyaz bir sayfa, yenilikleri eskiye çevirmeyi denemeye, yaşanılmışlıkları süslemeye, süslenmeye geldim… Sanırım çok paspal günlerimdeyim son zamanlarda, ihtiyacım var belki… Hüznü sayfalarca anlatmaktansa es geçip direnmeye geldim… Geldim çünkü içimde dinmeyen bir su sesi, çağlayan olup gidiyor git gide çoğalarak, haykırıyor, susturamıyorum… İçimdeki sesi susturmaya geldim… Sele dönüşmeden, çamura bulaşmadan, güzellliğini yitirmeden, içinde boğulmadan durdurmalı…. Çok konuşmaya başladı bugünlerde, susmalı, susturulmalı..

Buradayım yine… Ayaklarımı yere bastırmaya, güçlenmeye, bileğilenmeye, belki duaya, belki isyana, her şeye, ya da hiç bir şeye karşı tek başıma dik durabilmek için yazmaya, sığınmaya geldim…. Çünkü dağ başlarında unuttum kendimi, ağaçsız, dalsız budaksız, bozkır dağ başlarında…. Sefere çıkıp dönmeyen bir gemide unuttum adımı… Dalgalar içinde kayboldu adım, kendimi yeniden bulmaya, yenidenliği yaşamaya, yaşatabilmeye geldim…

Buradayım yine… Küskünlüğüm dağlarca yıllara, bütün kuşları uçurdum, gökyüzünde süzülüp gittiler usulca…. Süzüle süzüle yok olup gittiler göz göre göre…. Seyrettim… Geri döneceklerine söz vermişlerdi halbuki, dönmediler… Görmediniz, ben arkalarından sürüklendim, saklandım kendimden yıllarca… Yaşamaya da doydum, doydukça inadına peşimden nefes nefese yıllar koşturuyor, yetişemiyorum, istemiyorum… Yine geliyor üzerime üzerime günler, sözünde durmamış günler, renksiz günler, siyah günler, yalancı saatler… İçimde nedenini bilmediğim bir kırgınlık var kendime, yüreğime kırıldım, parçaları toplayıp birleştiremiyorum…. Paramparça duygular… Ne yapsam, ne etsem kim inanır toplandığıma… Şimdi kim toplayabilir beni, kim bulabilir yoklukların arasından, kim seçebilir yüzümü?…

Nereye gitsem vardığım yer aynı nokta…. Noktalar içinde yok oluyorum…

Buradayım yine… Ayrılıkları ve gurbeti, sılaya hasreti, bahara daveti hatırlamaya, unutulmuşlukları çağırmaya, çiçeklenmeye öbek öbek, sarılmaya ayakta kalmaya… Şikayete, sızlanmaya, söylenmeye deli gibi, konuşmaya… İncindim, kırıldım, darıldım hayata… İstediğim çok şey değildi halbuki, belki bir sıcak ekmek, belki bir yudum soğuk su yaz sıcağında kavrulmuş dudaklarıma serpiliveren…. Belki bir gülüş bebeklerdeki kadar saf ve yalın, tertemiz bir sıcak gülüş… Bir kırmızı halı değildi istediğim halbuki yollarıma serilsin, yeşil çimenler neyime yetmezdi ki…. Çöle yağmur yağmaz bilmezmiyim, bilmediğimi ister miyim?…

Yolları tutmuş acılara karşı duramayan, sokak başlarında çaresizce üşüyen çocuklarda kaldı gözlerim, gözlerimi de orada unuttum…. Ayaklarım geride kaldı, gidenlerin arkasından bakarken, tam orada yitirdim ayaklarımı…. Kollarım dersen boşlukta, ellerimi nereye koyacağımı bilemiyorum… Bir bilinmez boşlukta sallanıyor ellerim… Her bir yerde bırakılmış bütün uzuvlarım, dağılmışım… Bana bir şey kalmamış….

Yaşlı bir kadın ağlıyor uzak denizler ötesinde bir yerlerde, galiba canı çok yanmış, bir yerlerde kaybetmiş gençliğini…. Susturamıyorum, acısına ortak olamıyorum, canım yanıyor; susuyorum…

Buradayım… Hani bazan konuşmak istersin de dönüp dolaşır yine aynı yola gelirsin ya kelimelerde, oradayım… Kürkçü dükkanı misali, yine kayboluşundayım kelimelerin… Ama direniyorum, ayaklarımı yere basmak için buradayım, başım dönüyor, döndükçe dünya sersemliyorum, tökezliyorum, kim tutsun şimdi beni!… Nerdeyim, kimleyim bilemiyorum, biraz da işime geliyor galiba bu bilmeyiş…. İşin kolayına kaçmayı ne çok seviyoruz çoğu zaman, şimdi daha iyi anlıyorum… Kendi kendime küsüp, kendi kendimle barışırken beni buluyorum… Garipliğim yoksulluğum karşılıyor beni aynalarda… Köşe başları benim, yokuş aşağı sürüklenen benim, ayağı tökezleyip ağlayarak yeniden ayağa kalkan benim…
Ve bu, benim hayatım…

Böyle sürüklenirken bir gün duracak başımın dönmesi, durmuşken takılıp kalacağım beyaz bir martı kanadına… Denizler engin, denizler geniş, aralarında bana da yer vardır eminim…. Dalgalar yükseliyor, buradan görebiliyorum, sesleri hırçın bir yıldırım sesi gibi….

Yine de biliyorum ki; dalgalarında çırpınırken, içimi bir ürperti alacak, çoğu zaman…
Zaten hiçbir zaman cesaretli olamamışlığım bırakmayacak hiç elimi… Varsın büyümüş sansın insanlar beni, ben hala kırkbirinde bir çocuğu yaşatıyorum içimde… Hala küçük bir çocuğum, yalnızlığım savaşmamı engelliyor, korkularım rüyalarımda devleşiyor, önümde, yanımda, arkamda insanlar vuruşuyor, öldüresiye bir kavga bu…. Kavgada yeniliyorum, yenildiğimi sezdirmeden yaşıyorum…. Sizler beni güçlü sanın yine, rol yapıyorum… Uykumda korkuyorum küçük çocuklar gibi, çok korkuyorum, sarılıp yastığıma, yorganı çekip üstüme; saklanıyorum…. Kimse bilmiyor kabuslarımı… Dualarla direniyorum…

Beyaz martım çığlık çığlığa, Ve denizim; hasretim beni bekleyin!… Hala bir parça umudum var, yenilmedim!…

Ama buradayım yine, yazıyorum beyaz bir sayfaya… Beyaz sayfa beni konuşuyor, siz dinliyorsunuz…. Anlatamadıklarımdan, anlamayışınızdan güç alıyorum…. Anlaşılmayışım ve umudum veriyor bana geriye yol başlarını, burada yazarken, burada çoğalırken, var oluyorum birden!.. Toplanıyor bütün uzuvlarım dağlardan, denizlerden, yollardan, yokuşlardan, boşluklardan, gelenlerden ve gidenlerden arta kalmışları topluyorum; savaşa hazırım, gelin sahte dünyalar!… KORKMUYORUM…
ferkul

31mart2009

Reblog this post [with Zemanta]

Ben geldim baba dedi, uzattı ellerini, eğildi yatağa doğru şöyle bir… Duymuyordu, gözleri kapalıydı, yavaşça tuttu elini yorganın altından sessiz bir arayışla… O zaman işte açtı gözlerini adam, yarım yamalak bir açıştı, görmek isteyip de göremeyiş değil, bakmadan görmeyi denemek gibi bir bakıştı bu… Ben geldim baba, dedi sana haber getirdim… Bahardan, bahçemizdeki ağaçlardan selam getirdim… Hani yıllardır sen arar haber verirdin ya bana; ‘kızım bahçemizde bademler çiçek açtı, gelmeyecek misin?.. Bu kez geldim baba, bu kez sana haberi ben vereyim istedim, ilk çiçeklerin açışının, ellerinle diktiğin bademlerin çiçeklenişinin müjdesini vermeye geldim baba’, dedi…. Sevincimiz benzeşirdi, çok benzeşen yönümüz olmamasına rağmen en çok ikimizi ilgilendirirdi ya bahar, işte onu söylemeye geldim sırf bu haberi verebilmek için, kilometrelerce yol katettim geldim… Kapattın yine gözlerini, bak sana ne diyorum, ağaçlarımız çiçek açtı baba, bahçemize bahar geldi!… Kalkmayacak mısın artık, çok oldu yattığın, çok oldu serilişin, dirilmeyecek misin?.. Direnmeyecek misin?

Pek sevmezdin sen beni… Umut veren bir çocuk değildim, dağınıklığımla, dalgınlığımla, hassaslığımla, biraz da beceriksizliğimle özdeşleştirememiştin beni… Kendi başarılı, çalışkan ve hayata karşı benim, diyen duruşuna yakıştıramazdın cesaretsizliğimi belki de… Başbakan olacak kızın vardı senin, kara gözlü Adem’in bir taneydi, bir de daddikgennen… Onlar üzerine bir aile kurmuştun diğerlerinden bağımsız, içini titretirdi onlara bakışın, yüreğinden gelirdi seslenişin… Onlar da çok özledi ya baba seni, ama Allah bilir ya şu son birkaç yılda bana dönüşünle sana dönmemi sağlayışınla ben daha çok özledim… Yüksek yüksek teperelere, türküleri hala dillerde baba, ama o türküleri duyup da yavaş konuştuğunu söylediğin kızını aklına getiren yok artık… Hala telefonumda kayıtlı numaran, babam, demişim, babamın telefonu çalmıyor artık… Belki bir daha hiç aranmayacak, hiç çalmayacak … O telefon da nerelerde şimdi kimbilir, yatışınla, sessiz varlığının kayboluşuyla silindi bir yerlerde….

Ağaçlar çiçek açtı baba!.. Bahçemize bahar geldi, duyuyor musun?.. Sana geldim, haberi ben vereyim istedim bu kez, biliyorum bu yıl en çok sen bekledin baharı, en çok sen istedin çiçek açışını ağaçların…. Ve biliyorum ki bu son baharın olacak, son çiçeklenişin…. Kimbilir belki de benim de görebileceğim kaç bahar kaldı , bilinir mi?… Bilinseydi neler yapardım, neler yaşar ve yaşatırdı insanlar son baharını gördüğünü bilebilseydi, neler değişirdi yaşamlarda?…

Adam gözlerini tekrar açtı şöyle bir, anlıyormuş gibi bir bakışı vardı, elinden tutan parmakları sıktı, inledi, yeniden kapattı gözlerini… Ateş almış gibiydi elleri… Direnişi bırakışın verdiği bir salıvermişlikle bıraktı kendini dalgın uykusuna… Duymamıştı, almamıştı kokusunu baharın…Bu son bahar sevinç vermiyordu belki de yüreğine….

Baktı, baktı, kızı son kez olarak yeniden babasına, duymasa da vermişti baharın, çiçeklenişin müjdesini ya, içi rahattı… Çıktı yoğun bakım odasından gözleri yaşlı…. Kulağında bir şarkı söyleniyordu, yüksek yüksek tepelere…..

Bu bahar çok sessiz geldi … Bu bahar bahçedeki ağaçlar çiçeklerini konuşturmadan açtılar… Bu bahar başka bir bahar, bademler suskun, balkona yaslanmış dallar suskun, yürekler sessiz…

ferkul

9mart2009


Benim değil….

Bırakın beni gideyim

Tutmayın ellerimden

Parmaklarım benim değil

Gittiğim yol,

İçtiğim çayım

Benim bildiğim ev,

Yatağım, yorganım

Yıkadığım perdeler

Peşinden sürüklendiğim

Bu hayat benim değil…

Güneş dursun yerinde

Söyleyin rüzgara

Esmesin benim yoluma

Saçlarımı vereceğim ona

Kır saçlarımı alıp götürecek

Her bir telinde kırk yılım var

Her birinde tek tek öldüğüm

Kırk tel anlatır beni…

Yalnızca denizler bilir değerini

Götürsün, alsın varsın

Sürüklesin , savursun saçlarımı

Bırakın , gideyim!…

Gömeyim yüzümü

Bir sahil toprağına …

Daha yaşanacak çok şeyim var

Bu şiir benim değil…

Tutmayın, bırakın gideyim

Kalırsam , ben değilim

Başka biri olacak yanıbaşınızda

Darmadağınık benliğim

Suskun, hayın, ezilmiş…

Kalırsam ben olamam

Saçılırım her yere

Garipliğim, gurbetliğim

Dökülür sokaklara…

Sokaklarınız benim değil…

Her yer kan!

Her yer revan!

Bu ben değilim…

Bu benim yüzüm değil…

Bırakın dökülsün yaşlar gözümden

Bırakın söyleneyim,

Mecnun olmuş Leyla gibi

Deli çağlayanlar gibi

Hasretim konuşmaya

Dökülmeye salkım saçak

Kimsem yok toplayacak…

Dağılmışım, perişanım

Bırakın beni haykırayım

Bırakın beni,

Gideyim…

Gittiğim yollarda bıraktım umutları

Yalan bu dünyanın sevdaları

Gülmeleri yalan

Kahkalar bir yudum su

İçtiğinde kanatmıyor.

Çareyi gitmekte buldum

Buralar beni ağlatıyor…

Beni dalgalar çekiyor

Beni denizler çağırıyor…

Bırakın, beni

Bırakın gideyim…

Gidiversem, ansızın

Çıksam yola

Yürüsem hiç durmamacasına

Söyleyin bıraksın beni

Babam şiirlerimi çalıyor

Anam arkamdan ağlıyor,

kardeşlerim savaşıyor

Çocukluğum beni, bırakmıyor…

Dönemem, gelemem, savaşamam

Bu savaşta yaşayamam…

Savaşmak benim işim değil…

Bir ben kaldım

Bir bana hapsettim kendimi

Bu ben

Bana yetmiyor…

Bu şiir benim değil…

Bugün benim günüm

Neylerim ki seni

Geç kalmış bahar!

Beni çoktan unuttun sen!

Versem kanatlarımı ak kanatlı bir güvercine

Uçursam da dert kervanını

Gamdan, kederden uzak

Bir ummanda bulsam da beni…

Uzak dalgalarda bir kağıttan gemi olsam

Yelkenlerinde savrulsa düşlerim

Güvertesinden kayıp gitse

Denize düşse de geçmişim…

Ben kendimi silmişim…

Duvarları yıkamam

Ben, bensiz yaşayamam

Bırakın gideyim…

Çekin gözlerinizi gözlerimden

Çocukluğum bırakmıyor beni

Söyleyin ona, söyleyin

Tutmasın artık elimi

Şiirler de , şarkılar da

Bu mısralar benim değil…

Uçmuyor martılar denizlerimde

Benim denizlerim dalgalı değil

Sizin gemileriniz yanaşmaz limanlarıma

Benim limanlarım kırık, dökük

Kınamayın,

Yelkenlerim alobora…

Ne derseniz deyin…

Bırakın beni gideyim

Bırakın beni dalgalanayım…

Enginlerden duyulsun sesim

Bırakın haykırayım

Yüreğim kanıyor

Bağrım yanıyor

Öksürüyorum

Ciğerimden geliyor sesi

Öksürükten, ölüyorum!…

Görmüyor musunuz?..

Bırakın beni

Gidiyorum…

ferkul

19mart2009

perşembe

15.00


HERKES GİBİ YAŞASANA SEN…

Bugün yine herkes gibiydim… Herkes gibi kalktım yataktan, herkes gibi dinlenmemiş, dinlememiş, tam uykusunu alamamış, hayattan bir yaprak koparmamış, yüreğinin yangınında sönmemiş… Herkes kadar mağrurdu gözlerim, mahrur değil… Güneşli bir sabah değildi uyandığım. Herkes kadar ben de vardım, uyandım bir Pazar sabahında buldum kendimi… Yine herkes gibiydim bugün; kalktım, ellerimi yüzümü yıkadım, bir kaç lokma kahvaltı ettim. Peynir, zeytin, bal (sahi ben bal çok severim, onsuz kahvaltı etmem, tatsız, tuzsuz bir şeye benzer balsız kahvaltı, bunu benim kadar bileniniz var mı?). Biraz tereyağı sürdüm ekmeğime, ekmek bayattı, sertti, buğusu üstünde tütmüyordu, tereyağını beğenmedi, içine çekmedi, yedim yine de herkes gibi, alışmıştım… Çayı içime çektim sigaramla tütüyordu dumanı, en çok ikisini sevdim bu pazar sabahında… İkisi de bana benziyordu çünkü, bendendi, seviyordum…

Herkes gibi bir Pazar sabahı magazin sayfalarında gezinen televizyon kanalında izledim dışarıdan hayatları, ne kadar yalandı, ne kadar çirkin gülümsüyordu güzel, boyalı yüzleri… Seyrettim beyaz camda, tiksindiler kendilerinden, şarkıları güzeldi, hüzün kokuyordu, bendendi, benim gibiydi ama yüzleri kimseye benzemiyordu, ben yine herkes gibi izledim… Doğan Cücelioğlu’nun programını izlemek istiyordum halbuki, herkes gibi bu Pazar gününde çok geç kalmıştım uyanıp da izlemeye, kaçırdım yine… Çoğu geç kalmışlıklarından ibaret değil mi zaten hayatım?… Düşündüm en çok neye geç kaldım, en çok_ları nerede, hangi baharlarda, yitirdim?..

Herkes gibi bulaşıkları kaldırdım sofradan sonra, sildim süpürdüm yaşamımı, temizledim, temizledikçe kirlendim herkes gibi… Uzak bir mevsimde, uzak bir yılda kaldı geçmişim, geleceğim, ümidimi de kaldırdım sofradan, zeytin çekirdekleriyle birlikte gittiler çöp kutusuna… Geri dönüşüm kutusu yok mu bu yaşamak denilen yalanın?.. Kıyısında kalırken, yaprakları solarken; ben, herkes gibi dışarıya baktım, hava gülümsüyordu güneşini çalmamışlardı bugün gökyüzünden bulutlar… Havayı kıskandım, gülümsedim, hırslandım, kendimle konuştum, bana küstüm, haberi bile olmamıştı küskünlüğümden… Barıştım… Birdenbire kalktım, yazdım, yazdıklarımı okudum herkes gibi, sizler gibi, düşündüm… Saçmaladım, saçtım çiçeklerimi ortaya döktüm, kimse görmedi, okudu ama harfler seçilmiyordu, anlamadınız… Kimse anlamadı beni ben gibi, herkes gibi anlaşılmadım, seçemediniz …

Herkes kadar biri aradı beni; arkadaşımdı, öyle olduğunu sanıyorum, bilir miyim, bilmek için gayret eder miyim?… Varsın olsun, öyle sanmak kolay değil mi? Kolay olana geçmedik mi problem çözerken hep, herkes gibi… Çaya çağırıyordu… Halbuki bilmiyordu; kim çay içmiş benim kadar?… Gel, dedi pastaya, böreğe, çaya ve sohbete… Birkaç kişi daha gelecekmiş benim gibi herkese benzeyen, bana benzemeyen… Onlara da katılayım dedim, her zamanki bir pazardı, gittim… Konuştuk ordan, burdan, hastalıklardan, ölümden, saçımızdan, başımızdan, başkaldıramadıklarımızdan, giydiklerimizden, giyilememişlikleri saklayarak, saklandık kelimelere… İşten, arkadaştan söz ettik; yaşıyormuş gibiydiler, uzaktan seyrettim… Ben de vardım izlediğim filmde, yavaş çekimdi, insanlar yavaş ve donuk… Gibi yaptım herkes gibi çayımı içtim, böreğimi yedim, pasta da çok güzel olmuş, dedim, gitti…

Akşamı buldu herkes gibiyi oynayışım, bindim bana benzemeyen arabama, açtım radyoyu son sesine, bağırttım türkücüyü; haykırıyordu herkes gibi, isyandaydı, bana benzemiyordu, ben kim isyan kim?… Arabalar geçiyordu, önümden, arkamdan, yanımdan, yakınımdan… Renklerine baktım, kırmızı, mavi, beyaz, hiç biri mor değildi, utandım… İçerideydiler ve ben türkü dinliyordum, ayrılığın ve ayrılmayışın türküsünü… İçinde kalmışın, çıkarmayışın…. Film devam ediyordu, bitmemişti, bir türlü sonu gelmiyordu, bitsin istedim, sen neyi istedin de oldu be, dedim… Kendime kızdım, bana benzemiyordu kendim… Acıklı bir türküydü, bir sigara yaktım, üfürdüm dumanını pencereden, külü içeriye döküldü, göremedim… Bir ben kalmıştım dışarıda, içerideyken bir ben kalmıştım kendime…

Ve sustum, susuyordum, suskundum yine ben gibi, neredeydim?…

Ve şimdi gece… Şimdi işte; kendime kaldım, benimleyim, herkes gibi değilim, beni yaşıyorum, herkes uykuda çünkü, onlar uyanıkken de uykuda değil mi zaten?…

Ben buradayım, yine dışarıdayım, yine soğuk dışarısı, içerideyken yazıyorum; bir Pazar gününü, her güne benziyordu, aslında her günden değildi, bitti…

Biraz psikopat birinin yazısına benzedi yazım, zaten ben herkes gibi biraz psikopat değil miyim?… Ben kimim?…

Ve bir şiir kaldı aklımda… Bugünü unuttum ;

‘Herkes gibi yaşasana sen,

İşine gücüne baksana…’

Herkes gibi….

ferkul

2mart2009-03-02

00.51

DAĞLARDA KAR OLSAYDIM

Şu dağlarda kar olsaydım
Bir asi rüzgar olsaydım
Arar bulur muydun beni
Sahipsiz mezar olsaydım…

Şu yangında har olsaydım
Ağlatıp bizar olsaydım
Belki yaslanırdın bana
Mahpusta duvar olsaydım…

Şu bozkırda han olsaydım
Yıkık perişan olsaydım
Yine severmiydin beni
Simsiyah duman olsaydım…

Şu yarada kan olsaydım
Dökülüp ziyan olsaydım
Bu dünyada yerim yokmuş
Keşke bir yalan olsaydım…

Şair ölür ….

Yusuf Hayaloğlu hayatını yitirdi… Yitmek ve kaybolmak arasında bir ilişki var sanırım yaşam denilen çizgide… Bir eşyanı, mesela yüzüğünü kaybetmek, elinden tutan çocuğunu kaybetmek, yollarda değerli bir iğneni düşürmek gibi bir şey midir acaba ölmek?..

Yusuf Hayaloğlu öldü… Kendisini tanımam, bir kez olsun görmüşlüğüm yoktur, hiç yüz yüze gelmedik, iki kelime konuşmadık ama onu biliyorum… Ruhunu kendimden bildim, şiirlerinde ben de vardım, birçoklarının yaşadığı yangınları mısralarında okudum… Birini tanımak ve anlamak istiyorsan ona birkaç satır yazı veya şiir yazdıracaksın, derim… TV’deki fotoğraf, video ve kliplerinde, röportajlarında yüzünü gördüğümde de hiç tepkim olmadı, yazdıklarıyla özdeşleştiremedim yüzünü… Sanki çok beğenerek yediğiniz bir yemeği yapan aşçıyı görmek istememek gibi bir şey bu; şiiri yazanı şairliğe yakıştırmamak, bir yüzü olduğunu, bir cisme sahip olup bizler gibi yürüdüğünü, konuştuğunu, küfür ettiğini, çay içtiğini düşünememek…

Aslında aynı ülkenin çocuklarıyız, aynı ülkede birlikte nefes aldık… O şiirlerini yazdı, ben kitaplarını aldım, CD’lerinde okuyuşundaki hüzünlü sesi, kavgalı bir isyandaki durgunluğu, kelimelerin, cümlelerin içindeki kendimi görerek büyük bir şair olduğunu düşündüm hep… Siyasi görünüşünü de bilmiyorum, öğrenmek, mısraların arasından sezmek de istemedim… Çünkü siyaset en çok yakışmayan şeydir şiire… Ve şiir ne duygularla yazılırsa yazılsın, ne vermek istediğin değil, ne aldığını gördüğündür…

Bir Necip Fazıl kadar, bir Nazım Hikmet, Ümit Yaşar kadar önemli bir şairdi bence…

‘Madem öyleydi, Türkiye burası, bak adam öldü hakkında yazı yazıyorsun, yine aynı devran mı dönüyor?) diyeceksiniz… Olabilirdi, bir mail kadar yakınımdaydı, hiç düşünmedim yazmayı, beğendiğim bir şair olmaktan öte gerçekten büyük bir duygu insanısınız, diyebilirdim… Övebilirdim, gerçek de olurdu ne desem, gururlanırdı herhalde… Demedim işte, kim bilir kaç milyon hayranının arasında ferkul’ un bir mailinin önemli olmayacağını düşündüm…

Bir siyasetçi, önemli bir adam ölür, arkasında derin siyasi görüşünden insanlar bırakır, onlar yaşatır siyasetini, zamanla unutulur… Bir zengin insan ölür, çocuklarına mirasyedi adını bırakır, çocukları, torunları nasiplenir yemeyip içmeyip biriktirdiği mallarını doya doya yer bitirirler… Bir fukara ölür, arkasında garipliğini bırakır, bir de eski bir takım elbise, kim bilir ne zaman giydi, düğününde mi, bayramlarda mı?… Bir şair ölür, şiiri kalır… Ömrü sonsuzdur…

Yusuf Hayaloğlu öldü… Allah rahmet eylesin, günahlarını affetsin, şairliğine versin yanlışlarını… Büyük bir duygu adamıydı gerçekten… Merak ettiğim şu ki; yazmak istediği şiiri, dökmek istediği taşlarını da götürdü mü yanında, en son yazdığı neydi, veya yarım bıraktığı şiir?… Dağlarda kar, bir asi rüzgar olabildi mi?…

İşte, bu değdi, yaşadım, diyebildi mi?…

Yusuf Hayaloğlu öldü, bu dünyada yeri çoktu, keşke dediği yalan oldu, gitti…

N’eylersin..

ferkul

3.mart2009

Çal kapımı…

Önce düşlerimi getir, hayallerimden bir gemi yap, yelkenlilerinin içinde savrulsun rüzgara karşı umutlarım… Benden ve senden bildiğim bütün olmazları bindir, kaptanı sen, tayfası sen, rotası sensiz çiçekler olsun… O çiçekler ki her çalan kapı zilinde soldu… O çiçekler ki kitap sayfalarında kurudu, bana çiçeklerimi de getir gelirken, düşlerden bezenmiş olsun, kırmızı, mor, demet demet değil, bir gonca gül gibi birkaç yaprak olsun… Her yaprağında ayrı sözcükler olsun, hiç yazılmamış, hiç söylenmemiş bir türküde söylensin adım… Kelimelerde yerini bulmamış bir şiir olsun her yaprağı, yeni doğmuş bir bebek kadar taze ve güzel, masumiyetiyle kokusu tütsün üstünde buram buram…

Çal kapımı….

Her günü bir çok güne benzeyen, her yılı bir çok yılla değişen, mevsim değil, ay değil saat değil, saniyeler geçmeden gel… Gel ki, açtığım kapı gülsün… Gel ki güneş doğsun artık gecenin üstüne, aydınlatsın, aydınlansın tüm dünya gelişinle… Birdenbire, ansızın gel, çay demlenirken, öylesine bir halde seni düşünürken, her gün gelirmiş gibi, kapı komşusu, kırk yıllık ahbap gibi, bir bahar sabahı henüz ortalık ağarmadan, alacakaranlıkta gel… Dönüşsüz olsun gelişin, yolları ve yılları çalarak, bir kilit vurarak yokuşlara, aydınlık bir yüzle, gülümseyen bir yarınla, gel…

Çal kapımı…

Bir evliya ocağından, nur yüzlü bir derviş kapısından gelirmiş gibi, yaradandan el açıp dua etmiş, duası kabul görmüş bir garip kul gibi, gel… Tövbe edip günahsız, yalansız ve hiç bir an düşünmeden, düşündürtmeden gel… Dualarla, besmeleyle, günahsız, vebalsiz, kul hakkı yemeden, geriye bakmadan gel… Varlığınla bezensin düşüncelerim, destan yazılsın gelişinle, hiç okunmamış, sana saklanmış, seni anlatmış destanlarla gel…

Çal kapımı,

Serzenişim sanadır, şikayetim sana, nazım, isyanım, küskünlüğüm, deliliğim, delişmenliğim, hüznüm sana, gidişlerim hep sana, döndüğüm bütün yollar sanadır…Garipliğim, yoksulluğum, yalnızlığım, susamışlığım, yakarışım sendendir…Seninle gördüm yaşamak denilen oyunu, seninle bitti dünya, yeniden bir fidan yeşert içimde…Gel de dünya unutsun seninle dönmeyi, bahara dönsün mevsimler, çiçek açsın her ağaç…

Kapımı çal, gel de

yüzüm gülsün,

Gel de; son nefesim olsun…

Sen bana gel, çal kapımı…

Ben, kendime geleyim…

ferkul

24şubat2009

Öyle
bir gün işte… Sıradan dediklerinden biraz fazla sıradan… Kar serpiyor
pencere camlarıma, taneleri  gökten inerken izliyorum, her tanesi bir
göz yaşı, her tanesi bir çığlık sanki… Elhan-ı Şita şiiri dudaklarımın arasından süzülüyor,usulca; Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş/ Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar /Geçen eyyâm-ı nevbaharı arar..

Avuçlarımı
açıyorum, avuçlarım haykırıyor bana gel, bana gel, diye… Dinlemiyor, o
hırçın bir kız şimdi, hiç de neden yağdığını bilmeden yağıyor,
lapa lapa, öbek öbek, hiç bir tanesi ötekine değmeden, dokunmadan
yağıyor, bu kar çok yalnız be!.. Ben onu kime benzettim ki şimdi,
tanıdık birine benziyor, en çok tanıdığım kim var ki hayatımda, kim
yetti kendine ki kar yetsin… Kime benziyorsa çıkaramadım işte, öylesine
başına buyruk, asiliğini sezdirmeden haykıran biri ki, sessiz ve hiç
bir yere konmayan, nereye gittiği, nereye düştüğü belli olmayan, ancak
çoğaldığında görülen…

Karlar, bütün elhânı mezâmîr-i sükûtun
Karlar, bütün ezhârı riyâz-ı melekûtun.

Öylesine bir gün aslında, başladığında korkunç bir baş ve boyun ağrısıydı
ilk duyduğum, gördüğüm göremediklerimden çok fazla bir şey değildi ve
bitiyor, birazdan başka bir rakamla yer değişecek ve bir başka günü
yaşıyor olacak insanlar… Böylesi bir mevsim mi yaşam?.

.

Nereye bıraktık ki yalanları , nerede kaldı günsüz güneşiz, sabahsız ve gecikmemiş düşlerimiz?.. Neredesin ey sebebim!…

Sessiz bir çığlık
içinde haykıran bir ses olsam, sessiz bir ses, nasıl da anlamsız
görünürdü… Sessiz çığlığımın içinde beni göremesin insanlar,
saklanayım, sesimin içinde görünmeden haykırayım istiyorum bugün…
Çabucak söylensin bütün söylenmeyen kelimeler bir çırpıda çıkıversin
ortaya ve; susayım… Suskunluğum, en büyük
intikamımdır diye duymuştum, öylesine bir sözdü işte, sık sık kendime
söylediğim… Sessizliğinle ne kadar dövsen duvarları, onları acıtmıyor
ki… Ne kadar yağsa kar, duvarları ıslatmıyor ki… Kim söylemişse yalan söylemiş işte… Böylesi bir günde geceye vuruyorum yüzümü, gecenin
içinde ben yokum… Var olmayı bileydim halbuki, şöyle bir estireydim
poyrazı, haykırışımla yıkaydım sessizliği, ne kar kalırdı, ne duvar
ıslanırdı… Ne de beni bulabilirdim bensiz…

Dök kâk-i siyâh üstüne, ey dest-i semâ dök.
Ey dest-i semâ, dest-i kerem, dest-i şitâ dök..

Uzak bir yerde bir kral, ölüyor,
nefesini zorluyor her dakikada bir dakika daha, bir bahar daha diye
dileniyor, direniyor hayata, direndikçe yeniliyor, yenik bir kral
uzaklarda ne düşünür yatağında?… Kara gözlü oğlunu mu, bir film şeridinden kopmuş gözbebeklerine inen rüyada yaşadığı yıllarını mı?… Öyle bir gün işte kral da susuyor şimdi, susuşuyla inletiyor suskunluğuyla
savaşıyor hala… Kralım, can canım, o yavaş konuştuğunu söylediğin güzel
kızın aklına geliyor mu, gözünün önünde mi hayali?.. Kral işte, ne
bilsin hiç çeşmeden su getirmedi, su içmedi ki… Konuşmuyor da, soramayız ki; çeşmeye gitmiş mi hiç hayatında?…

Uzak bir mevsimde bir bahar gecesinin içinde gülümseyerek açıyor nergisler… Bu l nergissiz kalmadım her şeye ve herkese rağmen, kokladım doya doya, içime çektim, memleket gibi
kokuyordu, gençlik gibi, çocukluk gibi… Kıştan arınmış, kışın içinde
açabilen tek çiçektir nergis, baharı müjdeler… Soğuktu, derin bir ayaz kesiyordu nefesimi, böylesi bir günde nergisi kokladım ve bir vazoya yerleştirdim resmini… Orada öylece duruyor, bir başka kışa hazırlıyor beni… Hazır mıyım?….

Göklerden emeller gibi rizan oluyor kar
Her sûda hayâlim gibi pûyân oluyor kar

Öylesine
bir gün, öylesine işte böyle anlamsızca anlamlandırılmış kelimelerden
ibaret bir gün bugün… Ve bitiyor, gün yine bitiyor ve ben hala dağlarca
birikmişliğimi haykıramadım dünyaya… Sahi dünya dediğin neresi, şu
köhne sokak mı, şu el açıp dilenen ihtiyar mı, şu şarkı söyleyen çocuk
mu?… Gariplik mi fukura bir gönlün içinde kalmış zenginlik mi, saklanmayı maharet bilmiş?.. Öylesine bir pazardı,
yazmak istedim böylesine bir karmaşa çıktı hayatımdan, yazamamışlığımı
üstümden atamadım, çığlıklarımı yıkayamadım, atamadım üstümden;
yapışmıştı, yakışmıştı…

Dinlenemedim, dinleyemedi insanlar beni… Ve bitti…

Şimdi ben uyumaya gidiyorum, uyurken gözetleyin beni, belki haykırabilirim, konuşabilirim, sessizliğimin içinde duysun beni insanlar

Yazamıyorum…

Ölüyorum…

ferkul

23.36