Bir Adı Olmalı Sevdanın

Yakışıksız bir mevsime açılmış gözlerin.Yakışıksız güneşlerde ısınmış yüreğin.Yakışıksız bir yaşama sevinciymiş seninki hep, boş yere aldanmış, mevsimsiz düşlere salmışsın kendini… Boşa geçti bütün ömrün, boşluğa saldın gittin kendini… Hangi mevsimde ısınırdı ellerin, hangi yalanlara kanardın, hangi eksik şiirde kaldı adın… Hangi mevsimde açar sabah çiçekleri, hangi mevsime kapanır akşamların, unuttun…
 
Hani papatyaların vardı yere kapanıp ağlayan, bir bir koparak yapraklarını saydığın, seviyor, sevmiyor, geliyor, gelmiyor, derken bitti gitti işte ömür dediğin… Şimdi sevse de hoş , sevmese de bütün yapraklar… Sen sevdayı da yakışıksız mevsimlere saklamışsın güzelim, yakışmalı sevda dediğin… On dördünde  gül yüzlü gün bakışlı kızlarda şimdi, yirmisinde yalansız, katışıksız, saf ve temiz  delikanlı yüreklerde saklanmalı, sevdaysa orada yaşanmalı, sonrası hep yalan, dolan, kadere takılmalı….Yaşanacaksa bir adı olmalı, kadersiz olmalı, elini uzattığın zaman sonrası, olmamalı… Acıtmamalı, kanatmamalı, canından bir can koparmamalı…. Sevdanın da, aşkın da bir yaşı, olmalı, yaşandıkça tüketilmeyen bir meyvesi olmalı, dürüstlüğün, saflığın henüz kaybolmadığı bir mevsimde doğmalı güneş…
Sevdanın da bir adı, olmalı….
 
En baştan belliydi, ta ilk başta salıvermeli insan yüreğini seline, kapılmalı, bırakmalıydı kendini. Ya da tuttun mu bırakmamalıydın ellerini, yüreğinden tutmalıydı sevdiğin, parmaklarından değil… Parmak uçlarında kaldın…Sen öyle yürekli bir sevda görmedin ki, yakışıksız mevsimlerde açtı çiçeklerin, yakışıksız renklerle boyadın hep resimlerini.Ne kırmızılar vardı sana hasret, ne eflatun gökyüzü, ne alacakaranlıklar, gülümseyen sabahlara uyanan… Şimdi bütün renkler gri, siyah… Bir yakışıklı renge boyayamadın hayatını, yakışıksız  bir yaşanmamışlıkta kaldın sen hep… Bir yakışmadın şu hayatın çirkefinin içine… Yakıştıramadın kendini yalan,dolan ve zulüme… Yakışıksız bir denize takıldı gözlerin, daldın, çıkamadın, şimdi maviye ve dalgaya hasret bakışın….Yakışıksız kaldın kadın!…
 
En çok_ları en yoklarda buldun sen hep.Yoksunluğun, yoksulluğun içinde bir kadın…. Senin yoksulluğun dağ içinde deniz arayışı… Dikensiz bir gül, yağmursuz bir gökyüzü… Ve bazen de ateşin içinde bir kor…. Halbuki en çokların içinde bir tek SEN_i bulsaydın böyle mi olurdu?… Yakışıksız bir ömürdü yaşadığın.Yaşamamış, yaşanmamış say gitsin!… Gider mi, en başa döner mi zaman, dönse de unutulur mu yaşananlar, unutur musun en çokları arayışını, bir gül kokusunda, bir salkım söğüt dalında, bir damla yağmura açtığın ellerini?… Damla düşer mi şimdi sağnakta parmaklarına, mahsunluğun, yalnızlığın acısı çıkar mı, yılların ötesinden, çıkıp gelir mi sevgili?.. Yeniden doğabilir misin, yeniden yeni bir yakışıklı gün, yeni bir sabah doğar mı gecene, doğsun diyebilir mi dilin?  Yakışıksız mevsimlerde yanabilir mi yeniden sevda ateşi, şimdi yeniden gülümseyebilir mi gözlerin, yeniye, aydınlığa, güne, güneşe, aldanabilir misin?.. Gözükara bir yakışıksız mevsime dayanabilir mi yüreğin?
 
Yakışıksız mevsimlerde kaldın, yakışıksız bir yaşamdı senin ömür diye bildiğin, yakışmadı sana sevda dediğin…
 
Yakışıksız Yaşadın Kadın…
 
ferkul
 
15kasım2011
00.57

Mutsuzluğun yazarıyım

Mutsuzluğun yazarıyım… Dibine kadar fukarayım, boğaza takılıp kalmış bir yumruk gibi kelimelerim… Bir yerde tıkanık bir su, bir yerde dağ başı yalnızlıkları… Acıyı ve hasreti, aydınlığa ve denize özlemi, bazen sevgiyi ve sevgisizliği, bazen kuyuya düşmüş bir silüetin çaresizliğini, hayatı ve hayatsızlığı, olmamışlığın ve yaşanmamışlığın fakirliğini yazıyorum… Var olmamış sevdaların, bir türlü kavuşulmayanın, ayrılığın, hasretin ve acının, yükün ve yüksüzlüğün ağırlığı bende… Bende ışığı olup da aydınlanmayan evlerin karanlığı, duman tütmeyen bacaların bunğunluğu… Dondurucu kış gecelerinde yere düşen çiy tanesi cümlelerim…  Biliyorum kolay iş mutsuzluğu yazmak, okuru gülümsetmek ve umudu dile getirmek, mutluluğun kelimelerini bulmak zor olanı… Belki _ mış gibi yaşamayı bilemediğimden… Belki de var ile yok arasında kalmışlığındandır yalnızlık dediğim adsız kahramanın dili, yaşanmış ve yaşanmamışlıkların, yaşanabilirliğine isyanıdır her yazdığım…  Belki de umudun ellerinden tutmuşluğum olmadı hiç… Hüzün ve acıyı bildiğim kadar, neşeyi de bilirim aslında… İnsanın içine işleyen gülümselerim de olmuştur çoğu zaman… Yaşadığım kadar küçük anlardan sevinebilen bir insanım halbuki… Bazen kırmızı bir gül, bazen sadece bir güneşin ışığı ve sıcaklığı yetiverir aslında aydınlanmama… Ama ışığı ve beyazı yansıtamıyorum kalemime, iyi günlerde bitiyor sanki mürekkebi, tükeniyor sanki yazmak hastalığım… Kötü günlerin şairiyim, acının ve koyu renklerin ressamıyım hep… Beyazı ve pembeyi, hatta kırmızıyı konuşturmak zor olanı, hayat denilen tuvalde resmetmek zor mutluluğu, yazabilmek zor yaşamayınca…
Kolayına kaçıyorum işin vesselam, zor iş mutluluğun resmini yazıya dökmek, zor iş  renkleri salıvermek özgürce, sereserpe dökülüvermesi neşenin, sevincin beyaz bir kağıda… Zor iş mutluluğu yazabilmek…
 
 
(  Var_dı da biz mi yazmadık?.. Vardı da  bir Eyfel kulesi yaşadığımız şehirde, biz mi çıkmadık?… Bir uzun boğaz köprüsü vardı da oturup karşısında bir çay bahçesine biz mi seyretmedik?.. Bir dost bakış bulduk da şu kocaman dünyada yalansız, çıkarsız; selam mı vermedik?… Bir deniz vardı da akşamüstü çıkıp dalgalara dert mi yanmadık?… Vardı da sevda dedikleri biz mi yanmadık?…
Böylesi bir hayat sinemasında, nasıl nüksetmez yazmak hastalığı?...)
ferkul
5aralık2011
19:30

salı

Kadın olmak

(Ev ziyareti ; biraz resmi, biraz gayriihtiyari, biraz mecburiyet… Öğretmenliğin zaruretlerinden biri, tanıma, tanıtma, kaynaşma da denilebilir…)

 
 
Bodrum katı; yılların eskittiği bir ev… Merdivenlerden inerken geldi yoksulluğun, yoksunluğun kokusu… Küçük kız açtı kapıyı, boynuna sarıldı, atladı; öğretmenim gelmiş diye, sarıldılar sevinçle, sanki yıllardır görüşmemiş eski bir akraba gibi, teyze gibi, hala gibi, hatta anne gibi… Dün okuldaydılar aslında, bugün kar tatili fırsat çıkarmasaydı ziyarete, biraz zor gelirdi misafirlik… Candan, samimi, böylesine gülümsetebilmek için bir çocuğu, bu kadarlık fedakarlık, değer diye düşündü tatilde televizyon karşısında pineklemek yerine… Halbuki sınıfta bu kadar candan değildi küçük, çekingendi, tutuktu…  Şaşırdı, sevindi …
 
Kapıda ayakkabıları çıkartırken daha, kim bilir kaç yılın eskittiği kilim desenli halı ve boş duvarlarla birlikte soğuk çarptı yüzüne… Dışarının soğuğu kesemedi içerinin serin kışının bütün azametini… Evin içinde almış baş köşe yerini kara kış, acımasız kış… Zalim kış… Hemen içeriye odaya girdiler, kaçar gibi… Bir kuzine soba, üstünde güğüm, belli ki misafirin hatırına ısınılacak bu gece… Kömür yanacak, soba gümbür gümbür… Yeni yakılmış belli öğretmen gelecek diye… Isıtmış bütün gücüyle odayı… Kimbilir odunsuz kaç kağıt parçası, kaç dakika harcanmış da tutuşturabilmişler sobayı… Annesi bakkala gitmiş, kaçıncı kez ekmek parasını , ikram edeceği birkaç bardak çayı, veresiye yazdırmak için belki… Yoksulluğun yüzü dışardaki soğuktan daha kötü çarptı birden bire yüzüne;  tokat gibi… İnsan varlık içinde yaşarken gerçekten bu kadar yokluk olabileceğine inanamıyor, bilmiyor, unutuyor, diye farkına vardı birden…
Ev arkadaşı vardı, karşıladı sevinçle… Belki lüks bir villada, bir köşkte misafirliğe gidilse bu kadar ilgiyle, hevesle karşılanmaz misafir, diye düşündü öğretmen…
Başarılı bir öğrenci değildi öğrencisi, hatta okumayı bile daha geçen yıl bin bir zorlukla öğrenmişti… Ama çok güzel resimler yapıyordu, gülen çocuklar, mutlu çocuklar, sıcak yüzlü samimi çocuklar… Ders esnasında bile derse değil, önünde hemen iki dakikada karaladığı resme odaklandığı için çok uyarılmıştı ama, seviyordu resim yapmayı … Gelir gelmez daha oturmadan öğretmeni, hemen çıkardı resimlerini, yetenekse bu, gerçek bir yetenek diye düşündü öğretmen… Hem de bu şartlarda mutlu çocuk resimlerini yapabilmek, kimsenin harcı değil… Gülümseyerek, gururlanarak övdü resimleri, daha güzellerini yapabilsin diye, daha mutlu resimleri yaşatsın diye çocuk… Gülsün diye, umutsuzluğun içinde umut etmeyi öğrensin, coşkuyla sarılsın, daha bir sıkıca tutunsun diye yaşama, o beyaz resim kağıtlarında bulsun diye kendini…
İki yabancı, iki kader arkadaşı bir yufkacıda çalışırken kesiştirmişler yolları. Benzer çıkmazlarından yola çıkarak, birlikte yürümeyi seçmişler aynı yolda, aynı evi, yemeği, aşı, aşsızlığı, aşksızlığı, belki yokluğu da paylaşmak için, omuz vermek için birbirlerine, sırt sırta vurarak destek olmak için, düşmemek için, tökezlerse birimiz, diğeri tutsun, kaldırsın diye… Yol seçmişler yolsuzluğu, yoksunluğu, sevgisizliği…
Yanlış zamanlar, yanlış insanlar seçtiklerini bilmeden mutlu olmak adına ayrı evlilikler, ayrı ayrı hüsran ve hayal kırıklığı, ayrı terörlerde , ayrı ayrı şiddetler içinde yetişmiş iki çocuk… Büyümeden çocuklar, en azından kendimize saygımızı kaybetmeden ayrılalım demişler eşlerinden. Ayrılmışlar…  Birlikteyken kadrini kıymetini bilmeyen ayrılınca senden doğanı sahiplenir mi?.. İlle de bir ceza çekmeli kadın dediğin, ayrılmasını bildiyse, ben de varım, değerliyim, kendimi seviyorum dediyse, çekmeli sonuna kadar… Çünkü hakkı yok kadının sevgisiz, saygısız yaşama isyan edip başkaldırmaya…
 Ayrılıkla zulüm bitmemiş, daha çok artmış, yokluk ve yoksunluğun suçu ve günahı iki küçük masum çocuğa ödetilirse daha çok acıtır, acıtsın, hatta kanasın dermişçesine daha fazla üstüne üstüne yürütmüşler eşleri zulümü…  Zalimliğin adresi belli mi?.. Vefanın ve kadirşinaslığın adı var mı? … Demeden…
12 yıldır görmemişti babası, şimdi istiyor çocuğunu, elimden alacak, dedi bir tanesi boynu bükük, çaresiz… Bir  diğerinin hiç görmediği gibi ne aramış ne sormuş yıllarca ve hala habersiz, nerede nasıl yaşıyor, umursamazmış babası… Ne demeli şimdi?…  Sahiden bazen kelimeler yetmez bir çok şeyi anlatmaya, dinledi… Dinledikçe bin bir parçaya bölündü yüreği öğretmenin… Tuttu gözbebeklerine biriken yaşları, içine aktı…
Asgari ücretle iki kadın üç çocuk, çalışarak bir yere varmaya uğraşırken, işten çıkmış birisi… İş arıyormuş, nerede, nasıl olursa… Kira, kapıya dayanan kış, odun da bitmiş en sonunda… Allahtan bakkal yazıyor veresiye, köyden de geliyor birkaç kuru, dese de bir tarafı kırık yalan belli… Yalan da kurtaramaz bazen seni, yoksunluğunu… Belediyenin verdiği bir ton kömür nereye kadar yetecek, kömürü tutuşturmaya odun gerek, yürekleri ısıtmaya sevgi…
Aklına iki gün önce neden banyo yapmadın diye hem de iki kez sitem ettiği geldi çocuğa… Utandı kendinden… Bilseydim dedi içinden, bilseydim… Sordu çekinerek;’’ Banyo yapma şansınız?’’  … ’’Bir aydır, yıkanamadık’’, dedi kadın, odun yoktu, kömür yeni geldi belediyeden, ısınamıyoruz ki yıkanalım… ’’Allah kerim, bu günlerimizi aratmasın…’’

Sustular , bazen susmak çok şey söylemektir, der gibi….

Kendi evinde her gün işten gelir gelmez girdiği duştan utandı kadın… Kendi memur maaşının yoksulluğundan ettiği şikayetten, maaşın yetmediğinden, evin eksiklerini alamadığından ettiği serzenişlere kızdı, içinden kendine kızdı, hayıflandı… Bazen ne çok şeyimiz var, göremeyiz, hiçbir şeysiz kalmayınca… Ne gereksiz şeylerden mutsuzluk yaratırız kendimize?… Neden şükretmeyi bilmeyiz?… Neden bu kadar acımasısız kendimize, neden mutlu olmasını bilmeyiz, elimizdekilerle yetinemeyiz?…

Niçin babalarından istemiyorsunuz, onların da çocuğu, vermiyorsa dava açın, nafaka v.s haklarınız var diye sorunca asıl, o zaman ürperdi verilen cevapla gelen; kadın denilip geçilen, çoğu zaman aşağılanan, küçümsenen kadının gücünden, azametinden, yüreğinden… Hiçbir şeyimiz yok ama, onurumuz var; dedi iki kader arkadaşı, ikisi birden, bilmiyorlar mı, düşünemiyorlarsa, söylemeyiz. Kuru ekmek yeriz, battaniye altında veririz kışa karşı savaşımızı, onurumuzu kaybetmeyiz…

İki asil yürek, işte iki büyük kadın!…
Kimbilir  her gece karanlığında evlerin yanan ışıklarında saklı kaç kadın var böyle yürekli, böyle büyük…
Başını eğdi öğretmen… Ellerinden öpmek istedi bu iki büyük kadını… Birkaç kuruş bıraktı çaktırmadan ikisine de oturduğu koltuğa, onun da son kuruşuydu halbuki cüzdanındaki… Kendine kızdı biraz da, benzer bir yaşamda onlar kadar onurlu, olamadığı için belki de… Dualarla kalktı belki az önce veresiye bakkaldan alınan birkaç bardak çay ikramının arkasından …
Kadın olmak böyle bir şey galiba. Sevgisiz ve saygısız, hatta onursuz yaşamaktansa, yoksunluğun içinde zengin bir kalp taşıyabilmek…
Kadın olmak böyle bir şey!

Kaçımız bu kadar kadınız ?…

pencere önü çiçeği

Ve kış halâ  devam eder… Devam eden bir çok şey gibi… İçindeki ve dışındaki üşüten kar, hiç tükenmez; döner durur devran, sen ne desen, ne istesen, ne söylesen, haykırsan, isyan etsen, yalvarsan, yakarsan, dinlemez…  Ne kadar yaşasan, yaşamasan bu döngü hiç bitmez, tükenmez… Tam da işte güneş açtı, ısınır artık ellerim, çiçek açar yüreğim dersin, bir bakarsın yağar kar, lapa lapa bereket gibi, felaket gibi… Şaşırırsın, üşürsün bir ağaç dalında kalmış  serçe kuşu misali, ürkütütür seni buza kesmiş bu mevsim… Ürkütür seni bu rüzgar
Koşmak istersin bazen, bir bakarsın ayakların hiç istemediğin bir yerde buldurur kendini… Sevmediğin yollarda; taş duvar dört bir yanın… Dona keser yüreğin… Durdurmak istersin zamanı, alır götürür seni… Tutamazsın…
Bazen  konuşmak istersin, söylemek istediklerini  konuşturmaz kelimeler, dinlemez seni kendi dilin… Utanırsın söyleyemediklerinden… Konuşamazsın
Bazen yazmak istersin, yazamaz kalem;  tükenir… Hani tükenmezdi cümleler, hani bitmeyecekti hiç şiir?… Hani susturamazdı hiç bir şey sesini?… Hani güzel günlere açılırdı her mevsim, hani kapanan her kapının ardından  görünürdü sonsuz, güneşli, mavi bir gökyüzü?…  Susar sanki lal olmuş kalemin…
Bazen de bir düş görürsün, pembe dediklerinden, olası bütün hayallerin sıralanmış önünde… Sere serpe uzanır  önünde bütün güzellikler… Uyanmak istemezsin… Ansızın bölünür uykun, kapatırsın gözünü, yeniden rüyada bulmak için seni, uyuyamazsın…  Düş,  gider…
Ve bazen sevmek istersin insanları, tabiatı, yaşamı, yalan söyler tarih, sahte bir gülüş  sırıtır aynalarda yüzüne, çepeçevre kuşatır etrafını zulüm, umudu kesersin bahardan yana, umudu kesersin sevgiliden, var olmaktan, yaşamaktan, yarınlardan… Ve hep kar yağar mevsimlerine… Baka kalırsın…
Bazen de alsın götürsün istersin seni bu yağmurlar, bu fırtına, bu kar yığını içinde kaybolmak… Mevsimler içinde bahar olmak, çiçek açmak, ısınmak… Her yalana kanıvermek, aldanıvermek sıcak bir merhaba’ya… Gülümsemek istersin inadına, acılara… İnadına yaşamak istersin mutluluğu, sıralanır önünde yıllar,  günler, haftalar, hatalar… Geçip gidemezsin…
 
Nefes almak , yaşamak, mevsimlere kanmak, kendini kandıramamak…
Aldanamazsın, yazamazsın, koşamazsın, konuşamazsın,susamazsın, Yaşamazsın…
Ve kar yağar lapa lapa, öbek öbek, mevsimler hep kış… Sen pencere önü çiçeği; seyredersin…
 
ferkul
16 şubat2012
Perşembe:
00:55

UYANIK-LIK

UYANIK-LIK

 
Uykum var, fena halde  uyku bastırdı gözlerimi… Kapandı, kapanacak göz kapakları… Bir kaç satır yazayım, ondan sonra uyurum, dedim, geçtim kalemin karşısına… Hayat da böyle değil mi, uyku ile uyanıklık arasında, göz açıp kapanıncaya kadar süren, yarı uykulu yarı uyanık günler geceler, anlar, saatler… Bazen uykudaymışsın gibi yaşarsın, bazen bir bakarsın yarı uyanık hayal kırıklıkları çevirir, çepeçevre kuşatır seni mahmurluk… Bir bakarsın kapanmış, bir bakarsın yarı aralık bütün kapılar… Bir bakarsın sonuna kadar açık yollar…
 
Bu yıl çok okuyorum, çok kitap dolu içim… Ruhun beslendiğini, bir dinginliğin seni kuşattığını hissediyorsun okurken… Kaybolmak ve uzaklaşmak istediğimde en güzel kaçış yolu olduğunu da düşünürüm bazen okumanın, kitaplaşmak gibi bir deyim bu.. Genellikle farklı zamanlara özgü bir durum, bazen hiç okumam aylarca, bazen de düşmez elimden kitap, olsun da ne olursa olsun… Çok okumak çoğu zaman kendini kaybettirir sayfalarda, okudukça çoğalırsın, azalırsın, kaybolursun, yorulursun… Bazen okumanın da yazmak kadar zor olduğunu düşünüyorum… Eğer okuduğunu yürekten, okuyorsan çok şey veriyorsun ruhundan… Bu ara derin bir roman, okuduğum, biraz Yunus Emre, biraz Taptuk Emre’yle kaplandı ruhum… ( İskender Pala’nın Od’ undan bahsediyorum)…
 
Hayat boyu bir çok şey istemişiz de, yaşamışız da, hiçbir şey bulmamışız sanki; onları okuyunca,anlıyorsun, çok fazla ben_cileyin yalnızız… Var olabilmek için, kendisi olabilmek için ne çok şeyler vermişler, ne çok yollardan geçip ne olduklarını görebilmişler, kendini bulunca olmuş, Yunus… Fazla vermişiz kendinizi insana, maddeye, mana anlamından uzak bir yaşam seçmişiz sanki, onlara göre çok fazla uzaklaşmışız kendimizden, yaşayamamaya çalışarak, uğraşarak, boşaltmışız hayat küpümüzü dolduruyoruz derken…
 
Ve okurken, bunu fark ettim…
 
Birkaç satırla da fark edersin bazen, birkaç satır da buldurur aradığını, birkaç satırda bulursun kendini…
 
Fark ettiğini unutmamak gerek, öğrendiğini yaşamak, kendini aramak, bulamasan da yolunda yürümek… Kim bilir,  mümkünse, değilse de; amaç  olsun isterdim…
 
Uyurken uyanık olmak, uyanıkken uyuyanlardan olmamak dileğiyle…
 
 
 
ferkul
22şubat2012
23:58

SEN UNUT BENİ…

SEN UNUT BENİ…
İyisi mi sen unut beni… Satır aralarında yaşanmış bir şiirmiş  gibi unut… Eski bir şarkının nakaratlarında söylensin türkümüz… Unut beni,  gün dönümlerinde düşmesin yadına yadım… Yüreğinden kopup gitsin, yaralansa da her bir damarım… Akmasın, kanamasın artık kanım… Karalanmış hatıra defterlerinden silinsin adım…
 
İyisi mi sen unut beni… Büyüdükçe kirlendi çocuk gözlerim… Boz bir renge bulandı bütün renklerim… Kirli sayfalarda yaşanmaz aşk dedikleri… Renksiz bir aşk kime yarar ki?.. Unut gitsin kimler gitmedi, Kimler seni de unutmadı ki?.. Kim kendi düşünde kaybolmadı ki?.. Unut ki düşlerde kalsın gülüşüm… Unut ki unutulsun;  üzülmüşlüğüm, ezilmişliğim, perişanlığım, sensiz kuyuya düşmüşlüğüm…
 
İyisi mi sen unut beni… Bir kitap arasında kuruttuğun gül yaprağında kalsın benliğim… Yıllar geçsin üstünden, hüzün geçsin, elem geçsin, bugüne dönsün mevsimler… Sen bugün unut beni, dünden yarına çizdiğin bir resim gibi unut … Yarına kalmasın düşümüz… Say ki yarınsız bir düştü gördüğümüz…
 
İyisi mi sen unut beni… Yar, dediğin nedir ki, bir varmış bir yokmuşlarda masal olmuş sevdalar… Unut en unutulmaz düşlerin içinden geçerken yolların… En iyisi sen unut beni, unut ki artık var olasın… Unut ki yeniden dönsün devran, bir bahar çiçeği açsın göğsünde beyaz, pembe badem çiçekleri gülümsesin güneşinle… Sıcak, samimi bir masumiyet çıkart kirlenmişliğinden kendine… Elle tutulsun, gözle görülsün hislerin… Unut ki üşümesin artık yüreğin… Kıştan arta kalmış bir bahar yarat kendinle, gülsün artık  gözlerin…
 
İyisi mi unut sen beni… Masa üstünde bıraktığın yarım bardak çay gibi unut… Bir elmanın yarısında kalsın tadım… Düşünmeden geçip gittiğin sokak başlarındaki mendil satan çocuklarda kalsın hüznüm… Unut beni en fazla uykularının kaçtığı gecelerde, unut… Yıldız kaydırır  gibi, ay ışığında saklanır gibi, unut… Korkma, karanlıklar tüketmez insanı, en çok sevdiğin, senden bildiğin yıkar adamı… Kendi kendine mırıldan şarkımızı… Kendine sarılır, Kendine saklanırmış gibi unut…  Unut,  sen düşünme beni…
 
İyisi mi sen unut beni… Unut gitsin, de ki böyleymiş kader dedikleri… En umulmazların unutulduğu mevsimleri yaşamakmış meğer, yaşamak… En çokların en yoklarda bulunduğu bir masalmış aşk dediğin… Mutluluksa unutmakta gizli… Denizlerin, dalgalarının neler gizlediğini kim bilebilir?..  Neler getirir, ne götürür dalgalar?..  Bir  su damlası gibi çoğalt içinde umudu, doğsun, dolsun, taşırsın içine bütün sevinçleri… Unut gitsin aklından silinmiş birkaç satır şiir gibi… Hiç yazılmamış, hiç okunmamış, hiç yaşanmamış satırlarda kalsın adım…
 


Unut, sen düşünme beni…
 


İyi si mi sen unut beni….
 






ferkul
11şubat2012
Cumartesi: 01:34

Sev, Gitsin!..

Sev, Gitsin!..
 
Bugün bahar!…
Biriktirip biriktip
Atamadığın
Çoğalttığın,
Azaltmadığın
Elemi,
Kederi,
Düşmeyi,
Düşünceyi,
Salıver gitsin…
 
Bugün bahar!…
Ekşitip,
Eskittiğin
Sayfaları,
Gündüzleri,
Geceleri,
Gülümseten bir rüzgara
Veriver gitsin…
 
Bugün bahar ! …
Sevdayı
Hasreti,
Özlemi,
Çiçek açmış
Bir dala
Yaz gitsin…
 
Bugün bahar !…
Dön
Yüzünü
Güneşe…
Dünü
Bugünü
Yarını,
Yılların
Pasını
Sil gitsin…
 
Bugün bahar!…
Çizgisini
Bütün
Kaderin
Kinin,
Nefretin
Ve hasetin
Bütün
Çirkin yüreklerin
Topunu
Kirli geçmişin
Yağmurlar,
Yıkasın, gitsin…
 
Bugün hava güzel,
Bugün bahar,
Bu gün barış
Bugün sevda
Topla hepsini
Der, gitsin…
 
Bugün bahar…
Zamanıdır
Sevmenin…
Zamanı
Kardeşliğin…
Hatırına
Bütün
Gelecek baharların
Dostunu, düşmanını,
Aynadaki benliğini
Bir seferde, birdenbire
Affet, gitsin…
 
Bugün bahar,
Bugün şiir,
Geçti, gitti dün dediğin,
Acıtmasın,
Kanamasın yaraların
Bugün başka bir gün,
Bugün vuslat,
Bugün sevda
Bugün bahar,
Sev, gitsin…
 
 
ferkul
8nisan2012
02:25