Just another WordPress.com weblog

En sonuncu

HİKAYE

 

Kalemi aldı eline…Artık yazma zamanı diye düşünüyordu.Bir hikaye. Belki bir başlangıç… Konu..? Yazarsam aşk olmalı, katışıksız sevgi, umut kokmalı, şefkat ve huzur, diye düşündü… Mutlaka aşk olmalı, bir sevda belki çoklu bir sevda masalı, başlangıçsız, sonsuz, öylesine dökülmeli kelimeler, aşka doğru yol almalı….

Bir kız çıktı kalemin karşısına… Gözleri başka bir kahvenin rengi… Hani her zaman yolbaşlarında karşınıza çıkıveren, bazen sokak ortasında yanyana yürüdüğünüz, herkes gibi, bazen herkesten birkaç adım fazla yürüyen… Saçları uzun, lepiska, derler ya, öylece akıyor omuzlarına, dudaklarında bir masum gülümseme, bakışında sonsuz bir hüzün, yürüyordu kafasında bin türlü hengame.Akşamdan kalan, dünden kalan bir iz düşüncelerinde, yarınların endişesi… Öğrenciydi, sadece okulda değil, yaşamı öğreniyordu, yaşamayı, insanı, bütün yaşamı boyunca öğrendiklerinin tersine bir hayat sunulmuştu önüne… Tam bir şaşırtmaca tam bir kaos. Daha dün en yakın arkadaşının bir yalanı yüzünden rezil olmuştu okulda. Saçma sapan basit bir konuda bile ne kadar kolay bencilce yalan söyleyebiliyor bu insanlar diye düşündü, neden bu iki yüzlülük, değer mi, kırmaya, kırılmaya, yarınlara uyanabileceğini bilmezken, bu kadar kısayken nefes alabildiğin bir yaşamı kirletmeye, değmeli mi küçük yalanlar, sahte yüzler, dostça bakmak varken, her gülen göze kanmak daha iyi değil miydi, kanıvermek…

Annesi aradı o sırada, çabuk gel diyordu, gelirken ekmek al… Baba yoktu, çoktan ölmüştü, o daha yedili yaşlarındayken kapamıştı gözlerini. Hatırlamıyordu bile yüzünü, sadece çenesini eline alıp güzel kızım dediği sesi kulağında kalmıştı.Babadan kalan maaşla geçiniyorlardı kıt kanaat.Ama mutluydu, huzurluydu anne kız, küçük evlerinde, masum yaşamlarında, geçinip gidiyorlardı huzurla.. .Annenin en büyük emeği kızının masumiyetiydi, kirlenmemiş, kirletilmemiş iyi niyeti, en çok bu konuya titrerdi, kimseyi kırma, kimsenin hakkını yeme, ah_ını alma. Öyle de yapmıştı hep, yıllarca iyi niyetinden dolayı darbe alsa da bıkmamış usanmamıştı iyi_ yi oynamaktan.Daha küçükken de herkesi kendisi gibi sanırdı,bu yaşa gelince de ümit etmekten vazgeçmemişti, iyilik ve güzellikten yana her şeyden… Git gide yaş ilerledikçe, yaşadıkça öğreniyordu insanlarla yaşadıkça insanlaşmayı, dışarıdaki bildiklerinin tam tersine dönen dünyayı …

Hayalleri vardı genç kızın, önce bir mesleği olacaktı tam da annesinin istediği gibi, belki bir bankacı, iş kadını… Rahat ettirecekti annesini yaşlılığında. Sıcak sudan soğuk suya koymayacaktı ellerini.Belki sonra, evlenirdi de, bana benzeyen biri çıkarsa karşıma, yalansız, katışıksız severse, neden olmasın, diyordu.Neden olmasın?.. Yok muydu bu dünyada iyi niyeti iş edinmiş, mutluluğu dürüstçe yaşamak olarak addetmiş biri… Vardır elbet.

Yorulmuştu, bir banka oturdu.Yürümek, iyi gelmişti.Okuldaki hayal kırıklığının, arkadaşının yaptığının acısının üstüne.Her zaman zaten yürümek ona iyi gelirdi,en ufak bir
küskünlüğünde, bir hüzünde yollarda bulurdu kendini… En son da hep bu banka gelir, oturur ve ferahlamış bulurdu kendini.

Tam o sırada bir ses:

—-Oturabilir miyim…

—- Tabii ki, der gibi işaret etti genç kız hiç yüzüne bakmadan…

Bilseydi bu mutluluğun sesi, başını çevirip şöyle bir bakardı belki… Bakmadı, kendi düşüncelerine o kadar dalmıştı ki, tam böyle bir anda karşısına çıkan geleceği görebilirdi, kimbilir? …

Ona benzeyen , dürüstlüğü kendine yaşam biçimi addetmiş, yalansız, çıkarsız yaşamayı hedeflemiş biriydi yanına oturan … Farklı olan, yaşamıydı, öğrencilik çoktan bitmiş, hayata adımını atalı yıllar olmuştu, bir yol çizmişti kendine, ve sapmadan, şaşırmadan, düzenli ama sağlam yaşıyordu… Yalnızdı, arayışı çoktan başlamıştı fakat, bulamamıştı çıkarsız, yalansız birini… Belki genç kızdan bir kaç yaş büyük olabilirdi ama, farkı yoktu yaşamdan ve gelecekten beklentilerinin… Bütün yaşamın boyunca sana benzeyen birini bulmak, karşına çıkmasını beklemek, ya da tam da”’ işte bu O!” diyebildiğin birini karşında buluvermek, öyle birden bire aniden; bu kadar kolay olabilir miydi?…

Sıradan biriydi aslında… Herkes gibiydi ama herkesten biraz fazla… Onun için de yıllar kolay geçmemişti, acılar, umutsuzluklar, hayal kırıklığı… Artık mutlu olmak istiyordu, belki aşık olmak, yalnız sürdürdüğü yaşamına bir arkadaş… Benim gibi olmalı, benden izler taşımalı ki, anlaşmak mümkün olsun… Bunun için çıkmıştı yola o da genç kız gibi, kafasına takılan düşüncelerle baş edebilmek, yoğunlaşmak ve çıkar yol bulabilmek için… Her zaman adımların gücüne, yürümeye inanırdı…. Her adımda bir ümit, bir gülümseme yerleşirdi dudaklarına, bu yolun sonunda, belki bugün, derdi hep yola başlarken… Hangi yolun sonu, başından görülebilir ki?… Belki şu an, kim bilir ?… Uzun uzun yürümüştü de bir sonuca bağlayamamıştı hiç bir düşüncesini…

İkisinin de ”’ O ”dediği kişiler bankta yan yana otururken birbirlerinin varlığından habersiz,iki yabancıydı aslında, şöyle bir bakıverselerdi birbirlerine, belki saniyeden kısa, an dedikleri o zaman diliminde değseydi bakışları, birdenbire deryaya dönüşecekti belki çölleri… Hangimiz sokağın kalabalığında yürürken, dolmuşta, parkta, markette, yanı başımızdan geçen mutluluğu görebiliriz ki?…

Belki yazar, fısıldasaydı sadece birinin kulağına; o senin mutluluğun, senin yolun, deseydi değerdi bir an seslerine sesleri, gözleri karşılaşırdı belki, küçük bir merhabayla açılırdı bir kapı… Düşündü, elindeki kalemi masaya vurup, mutluluk var olsaydı insanlar bütün sevgilerini, şefkatle serseydi bir diğerinin önüne, yıpratmadan sevgiyi, yıpranmadan yüreğini,verebilseydi her evde bir mecnun , her evde bir leyla nefes alırdı, halbuki bu hayatın içinde ne bir leyla, ne ferhat görebildim dağları delebilmiş, yol etmiş, aşkı için çöle düşmüş, dedi… Umutsuzluğu kalemine yansıdı , döküldü kelimeler aşksızlığa…

Bir sigara yaktı genç adam… Savurdu dumanını ters yöne… Hiç bakmadan yanıbaşına, hiç değmeden sesleri kelimelere, kalktılar ikisi de aynı anda, telaşlı… Aynı yönde yürüdüler bir süre, yine farkına varmadan ötekinin… Kaderi değiştirebilmek bu kadar yakınken geçip gittiler yeniden yaşamlarına doğru… Kimbilir, belki yıllar sonra bir kasım akşamında , belki bir nisan yağmuruyla , belki öylesine sıradan bir günde kesişirdi yolları…

ferkul

27 kasım2011
02:00

vazgeçtim gayri

Yar desem yaren değilsin
Benim kadar sevdin mi ki
Hep istedin, hiç vermedin
Benim gibi baktın mı ki?
Vazgeçtim Gayri, Vazgeçtim Senden
Dağlarıma yol mu oldun
Bağlarıma dal, mı oldun
Kederimde var, mı oldun
Zor günümde neredeydin?
Vazgeçtim Gayri, Vazgeçtim Senden
Can desem, canan değilsin
Kan, desem kanım değilsin
Yar olmadın, kan olmadın
Ne desem, benim, olmadın.
Vazgeçtim Gayri, Vazgeçtim Senden
El uzattım, el mi verdin
Yüreğinde yer, mi verdin
Düştüm, tutup kaldırmadın
Beni sana zul mü sandın?
Vazgeçtim Gayri, Vazgeçtim Senden
Geçmişinden, geleceğinden
Gülünden, dikeninden
Baharından, kışından
Usandım hep zulmünden.
Vazgeçtim Gayri, Vazgeçtim Senden
Bir ben, bir sen
Saydın, saydım, iki  mi etti,
Ne sen, ne ben, biz  mi etti ?
Bir yüreğe sığmadık ki!..
Vazgeçtim Gayri, Vazgeçtim Senden
Ölüm gelse başucuma
Azrail’im sen olsan da
Al bu canım sana feda
Diyemedin, demedin ki !…
Vazgeçtim Gayri, Vazgeçtim Senden
Su kurur, toprak kayar
Yağmur yağar, güneş doğar
Gün olur devran döner
Sevda dediğin de biter….
Vazgeçtim Gayri, Vazgeçtim Senden
Hep ben, ben dedin
Bir gün olsun sen, demedin
Yüzün dönüp hiç gülmedin
Vere vere ben, tükendim…
Vazgeçtim Gayri, Vazgeçtim Senden
Kalemime kan bulaştı
Gözlerime yaş bulandı.
Dilimde tat mı kaldı,
Veremezim Can, Mı Kaldı?
Vazgeçtim Gayri, Vazgeçtim Senden
ferkul
7nisan2011
00:22

KALDIRIM MASALI

Kaldırımlar… En yoğun çocukluğu insanın, koşarken eskittiği, düşerken yıprattığı dizlerini, benliğini, en çok tükettiği kendinde kalan son izlerini… Kaldırımlar, en yorgun ihtiyarlığı, en çok bitkinliği yaşatır taşlarında. Yürüdüm bu gece uzun uzun kaldırımlı sokaklarda.Siyah, beyaz, renksiz taşlar aşina … Kalabalıklar arasından geçtim, geçtim insanların sesleri arasındaki sessizliğin içinden.Kimi suskun, kimi neşeli bir kayboluş içinde her adımla arkadaş olmuş kaldırım taşlarıyla.Gecenin içinden geçip gittim, karanlıkla aydınlığa karışmak ister gibi… Elinde dondurma bir çocuğa gülümsedim, görmedi bile tebessümü, geçti, gitti.Ve bir dilenci, esrarlı bir şekilde vitrin camlarına tek bir söz söylemeden bakıp, bakıp geçerek yürüdü gitti kaldırımlarda.Bir dondurmacı önünde yığılmış insanlar, sıraya girmiş, iki metre ötede başka dondurmacılar, beklemede, sinek avlıyor.Hayat da böyle değil mi?.. Sıraya girerler kimi zaman, kimi zaman da kalakalırsın kendinle…Yürüdüm, kaldırım taşları benden habersiz, bense onlardan biri… Bir adam, gözleri ufuklarda, bir bekleme telaşı içinde, biliyor ki beklenen, hiç gelmeyendir,onun için beklenendir zaten… Bekletmek gelmeyişin habercisi…
Bir Islık Dilimin Ucunda, Bir Şarkı Tutturasım Geldi, Belki Bir Türkü, elim cebimde, yürüdüm kaldırım taşlarında.Bir iki, kırk , üç yüz… Yürümek dinliği insanın, yürümek, kendini dinleyiş… Yürümek , düşünmekten kaçarken kendine sobeleniş…
Bu sokaklar, bu kaldırımlar, bu insanlar benim, değil!…
Ve bu yalnızlık, kalabalık yalnızlıklardan daha zor değil!…
Bu şehir benim, değil.
Hep olmamam gereken yerlerde olmanın ağırlığını taşıdım, yüktü, ağırdı, yaşadım.Çok yıllar verdim bu şehire, çok gözyaşları, çok tükenişler, çokça kavgalar kendimle, kabalıkla, kalabalıkla… Çokça eskittim bu kaldırım taşlarını.Bu Şehir, Bu Kaldırım Taşları Çekemedi Ağırlığımı… Bu şehirde çok ferkul kayboldu, çok ferkul buldu kendini..Bu şehirde yaşadım en çokları, en çok da yalnızlıkları…
Bu Şehir Benim Değil… .Bu şehirden gitmeli…
Öylesine bir kaldırım masalıydı, bitti…
ferkul
9 ağustos 2011
pazartesi
00:41

name_i İTİRAf


Yaşadığım kadar, yaşadım… Ne bir eksik, ne bir fazla… Hepiniz kadar güldüm, ağladım, uyudum, uyandım… Herkes kadar kendimi gecelerde buldum çoğu zaman… Herkes kadar gündüzü yaşadım, geceyi duydum… Sessiz geceler ne çok konuşturur adamı bilirim, ne çok susturur, ne çok şey söyletir kendine… Konuştuğun kadar yaşarsın, sustuğun kadar çoğalırsın…
Ve yıldızlarda saydım gözlerimi, bir kaydım, bir uzandım, azaldım, çoğaldım… Sabah güneşiyle uyandım güne, akşam grubuna karşı yazdım şiirlerimi, denizin dalgasına, mavisineydi övgüm, kendisine değil… Tan yeri ağarınca açan, geceyle birlikte kapanan papatyaları konuşturdum, sarı elbiseme övgüler döktüm, her gün önünden geçtiğim salkım söğüte anlattım derdimi, yalan da söyledim hatta kimi zaman dizelerimde… Siz sandınız ki öyle büyük aşklar yaşadım, öyle büyük ayrılıklar, öyle büyük acılar, mutluluklar, hepsi de benimle… Kim bilebilir benden başka?.. Kim görebilir ferkul’u benim kadar?…Ya hep konuştum, ya hep susturdum kalabalıkları, kabalıkları… Hiç içinde  olmadığım bir hayatı seyrettim dışarıdan; sizler gibi, film izler gibi… Dilediğim hiç bir şeyin gerçek olmadığını da anladım, istemediğin her şeyin dilediğinden fazla yaşanilabilirliğini de… Sevgiyi de gördüm, nefreti de….
Ta ciğerime kadar işleyen mutsuzluğu da yaşadım, küçük bir kar tanesinin avucuma konuşundaki çocuksu sevinci de… Acıyı da gördüm, hangisi iyidir dedim, mutsuzluk mu daha fazla kanatır insanın yüreğini acı mı?… Bilemedim… Ne kadar hüzün benden bir parça, desem de;  bir yanım  hep açmaya hazır bir gül goncasıydı hep… Açıldım, saçıldım, döküldüm salkım saçak, kapandım da zaman zaman.En dipte olmak nedir, karanlık nedir, nasıl aydınlığı unutur insan zamanla, onu da gördüm…  Bitti sanılan her şeyin yeni bir başlangıç olduğunu da… Işık her zaman vardır, ne kadar karanlık olsa da, aydınlanır insan… Ha ışıksız yaşamışsın, ha sevgisiz, demedim… Kendimi sevdim, direndim…
Tahlil ettim, sorguladım, ayrımsadım, ayrılmadım hiç yaşam denilen anlamsızlığın içinden, hep yanındaydım kendimin, hiç yalnız bırakmadım onu, kalabalıklarda bile… Sabaha kadar uyumayıp anasını yorgunluktan bitiren bir çocuğun sabah gülümseyişindeki unutuşu da yaşadım, bir gece önceki bitkinliğin dinişini de… Tükenişi de… Dursun artık zaman, saatler geçmesin: ölsem, dediğim zamanlar da oldu, hiç bitmemesini istediğim saatler de… Zaman dursun, ölsem, zaman dursun, kalsam hep böyle, yüzümde bir gülümseyiş, bitmesin bu an, dediğim de… Ölmek istemekle, hiç ölmemek arasında gidip gelen bir tuhaf şizofrenik davranış biçimiydi hep benim için yaşam denilen döngü… Kimin için değildir ki?…
Sizler kadar yorgunum, sizler kadar bitmiş… Gelgitlerim de sizden farklı değil… Sizlerden çok umudum yine de, hayal de kurabiliyorum her şeye rağmen… İnsan kırklı yaşları geçince hayal kuramaz artık, deseler de inancım tükenmedi… Bitmedi bekleyişim.. Hep beklersin ya,bir insanı, bir olmazı, bir hayali, bir amacı, belki bir sonsuz sevgi arayışını, son nefesini verinceye kadar hiç gelmese de, bekleyişler bitmeyecek asla, ve bitmemeli de…
Dönüp dolaşıp aynı kapıya geldiğim zamanlar da çok oldu, o kapıyı çalmadan geri dönüşüm de… Ama hep yazdım, okunsa da, okunmasa da, beğenseniz de beğenmeseniz de, kendimi de dile getirsem, sizi de döksem kağıtlara, klavyeye, günlüğe, çantamdaki yıpranmış not defterlerine… Gittiğim her yerde karalanmış bir kaç satır bıraktım hep ardımda… Küstüğüm de oldu kaleme, dostlara, dostsuzca yaşamaya…Yazmadan geçen yılları ve günleri yaşanmamış saysam da, en çok kendime küstüğümü fark ettim her dargınlıktan sonra af diledim kendimden, kalemimden… Ne ederse kendine, ediyor insan…
Kimse yapamaz senin kendine ettiğin kötülükten fazlasını, sen istemezsen…
Çoğaldım, azaldım, bittim, tükendim, yeniden doğdum, yıkıntılardan bir köşk yaptım kimi zaman,yeniden dirilttim içimdeki çocuğu… Kimi zaman da kendi ellerimle boğdum, bağırta bağırta… İnsanı yaşatan sevgi, kendine duyduğun saygıymış.Her şey tükense  tükenmemeli… Sevmediğin, sevilmediğin kadar çirkinleşiyorsun zamanla…
Sevmek ve sevilmekmiş insanı güzelleştiren, sevdiğini yaşatan…. Sevmeli…
Yaşadığım kadar, yanıldım, yanıldığım kadar yaşadım…
Bu ikilem hiç bitmeyecek, anladım…
Her şeyi gördüm, içim rahat….
ferkul
27 ocak2011
01:56

TAM ZAMANI

Şimdilerde Yürek Bir Serçe Kanadına Takılmış;

Uçtu, Uçacak.

Şimdilerde Yüzleri Donuk İnsanların,

Unutuldu, Unutulacak…

Şimdilerde Alıp Eline Kalemi,

Kırmalı Suskunluğun Belini…

Söylemeli…

Şimdilerde Uzanıp Tutmalı Bir Dostun Elini,

Şimdilerde Görmeli Güneşi,

Sıcak Bir Meltem Estirmeli Umuda

Zemherinin Tam Ortasında

Isınmalı…

Salıvermeli Kendini Akarsuyun Başına, Dinlemeli,

Dinlenmeli…

Şimdilerde Hayal Kurmalı, Her Şey Dediğin Neyse O,

Olmalı…

Vermeli rüzgara saçını, alıp götürsün senden sen_i

Akıtmalı Gözyaşını,

Gülmenin Mümkün Olmadığı Yerde, Şimdilerde

Ağlamalı…

Varsa, Ve Gerçekten Yaşanıyorsa Bir Yerlerde,

Şimdilerde Zamanıdır;

Sevmeli…

 

Sevemiyorsan Bir Çiçeği Dalında

Yeşertemiyorsan Yaprağını,

Kuruttuysan

Şimdilerde;

Ölmeli….

ferkul
25aralık 2010

Bayramları Bayram Yapan

 

Bayramları Bayram Yapan

Bayramları bayram yapan üzerindeki hüzündür…

Bayramları bayram yapan eksiltemediklerimizle çoğalma yarışıdır…

Bayramları bayram yapan anlam karmaşasında direnmektir…

Bayramları bayram yapan sevgi çiçeklerini saçmaktır ortalığa… Hak etse de etmese de dağıtmaktır gülücükleri….Bayramları bayram yapan, umursamazlıktır, bırakıvermektir kendini, suyun aktığı yöne…

Bayramları bayram yapan içinde çoğalttığınız yalnızlıkları kalabalıklar arasına salıvermektir…

Bayramları bayram yapan çocuksu sevinçlerdir, çocukların büyüklerin gülümsemelerine doymaları, alışagelinen her şeyden uzak gözlerindeki ışığıyla aydınlanması, çoğaltmaktır mutlulukları, bayramları bayram yapan bayram şekerleriyle avunmaktır…

Bayramları bayram yapan, üzerine giydiğiniz bayram elbisesini yakıştırmak; yaşatmaktır…

Bayramları bayram yapan verici insanlara dönüşmesidir, hep alan ellerin…Umuttur, geçmişe, geleceğe ve yarına dair… Umudu hissetmektir…

Varsan, yaşıyorsan, seviyor ve seviliyorsan, bayramdır….

Bayramları bayram yapan, sevgidir, inanmaktır, güven ve bir olma duygusudur… Bayramları bayram yapan, duygulardır…

Bayramları bayram olan çocuksu sevinçlerle…

ferkul

16 kasım2010

BU YÜREK, SENİN DEĞİL

Git Gidebildiğin Yere,
Deniz Aynı Deniz,
Su Aynı Su,
Bulanık… !


Nereye gitsen kendini de götürüyorsun aslında… Dağ aynı dağ, deniz aynı deniz, dalga desen dalga değil!.. Sen desen, SEN_in değil!… Her şey yerli yerinde, sen aynı sen, bütün renkler siyah!.. Ne kadar yaklaşsan uzak bütün yakınlar, gökyüzü senin değil!… Gitsen gitsen her yerde Sen!…
Ne kendinden kaçabilirsin, ne biriktirebildiklerinden…

Deniz olsan, dalgan yetmez kıyıya vurmaya… Dalga olsan gücün yetmez kıyıda kalmaya!.. Gelir arkandan senden büyük bir tanesi, sürükler, alır götürür yine geri…

Taş olsan taşlığından utanırsın, fırlatıp atamazsın kendini kıyıya, gömülemezsin bir kum tepeciğine, saklanamazsın, saklayamazsın kendini…

Alsan götürsen seni, bir bilinmez dünyaya katsan aşını, tuz olmazsın içinde, dağ başlarında akan su olamazsın bir damlacık bile nehre karışabilen, gitsen gitsen tat olmaz aşında…
Nereye gitsen, seni götürürsün, kaçamazsın kendinden…

Seni sen kılan, senden başkası değil aslında… Kim bu götürdüğün yanında? Ne sana benziyor, ne senden başkasına, bir başka ben taşıyorsun yüreğinin her atışında… Biriktirdiğin ve taşıdığın yük senden başkası değil… Nerede başlayıp nerede biteceğini bilmediğin bir hayat yaşadığın…

Düşün ki sıyrıldın içindeki ve dışındaki bütün kalabalıklardan, yürüyorsun, yön belli değil, sokak belli değil, yürüdüğün yol, belirsiz… Belirsizlik deryasında yüzüyorsun; yaşarken, ölüyorsun… İstediğin böyle bir şey miydi, böyle bir şey mi sevgide aradığın, kendini sevmek dediğin böyle bir şey mi, yol boyu yanında yürüdüğün yalnızlık sana mı benziyor, yürüdükçe bulacağını düşündüğün şey hep bir başkası, değil mi?…
Başkalarında yitip, kendinde tükeniyorsun hep… Nereye gitsen kendini de götürüyorsun aslında…

Git gidebildiğin yere, çılgına çevireyim desen de ruhunu, dingin bir ruh değil seninki!… Dinginlik de senden değil ki…!
Sana yakışmaz düz yolda koşmak, sana yakışmaz sokak arası yalnızlığı!… Hiç yakışmadı ki mutluluk, hiç yakıştıramadın ki sana bir güvercin kanadında uçmanın sevincini, hiç bulamadın ki kendini gittiğin bütün yollarda!…
Deniz nereye gitsen aynı deniz, su aynı su, içindeki senden başkası değil!..

Git Gidebildiğin Yere,
Deniz Aynı Deniz,
Su Aynı Su,
Bulanık… !

Götür götürebildiğin yere kadar, bu yürek senin değil!…

ferkul

10temmuz2010

resimsiz

Canım sıkılıyor
Bugün
Sen gelsen
Varmışsın gibi
Hep olmuş gibi
Birlikte yaşlanmış
Yaşamış gibi
Derinden ve içinden
Sevdayı
Dostluğu
Kardeşliği…
Birlikte otursak
Bir kaç yudum
İçsek bir bardak çayı
Paylaşırmış gibi
Hayatı
Paylaşırmış gibi
Hüznü
Paylaşırmış gibi
Bir damla gözyaşını.
Paylaşırmış gibi
Kendimizi.
Bir uykuyu
Bir rüyayı
Bölüşür gibi
Anlatsak, olmamışlığı
Anlatsak ikimizi
Anlatsak
Doymasak
Konuşmaya
Doymasak güne,
Bitmese gece…
Zaman dursa
Dünya dönmese
Ölüm, gelmese…
Unutsak her şeyi…
Bir an
Olsa
Olsak birlikte
Sevda bizim
Aşk bizim
Dostluk , bizim
Bizdedir en doğru yalanlar
Bizdedir hayatın tüm gerçeği
Desek…
Desek ki
Bütün baharlar bizim
Bizim doğan güneş
Bütün dolunaylar bizim.
Sen olsan
Gelsen şimdi…

Canım sıkılıyor bugün.
canım
Cansız bugün…
Yudum yudum
İçsek hayatı
Sayfa sayfa
Okur gibi bir kitabı…
Sen olsan
Olsa sevgi
Sende doğsam
Senle çoğalsam
Sevgi varsa
Hayat buysa
Sen, olsan
Gelsen şimdi.
Canım sıkılıyor bugün…

ferkul

12nisan2010

CEVDET


CEVDET

Aslında masumiyet elimizde, avucumuzda kalan son şans ve tek cevherimiz… İnsan yaşayıp gördükçe, anladıkça en yakınından başlayarak kaybediyor, kaybettiriyor, kaybediliyor safiyetini… Zamanla anlıyorsun ki hiç masum değiliz… Hiç birimiz masum değiliz, ben de masum değilim, sen de, sizler de hiç masum değilsiniz!…
Uzun bir süre önce mahallemize, karşı apartmanın alt katına taşınan yeni komşuları çalışma ve yaşam koşularının arasında fark etmemiştim… İki yaşlarında bir oğlu olan küçük bir çekirdek aile… İşe gelirken ve giderken önünden geçtiğim balkonlarından” ferkul, napıyon!.” diyen minik sesi gülümseyerek esip geçtiğimi anladığım gündü,  dün… Bütün yıl boyunca hiç aksatmadan, benim her gelişim ve gidişim sırasında usanmadan bütün samimiyetiyle selamını eksik bırakmadı hiç. Ve ben her gün onu duydum, gördüm, bakmadan geçtim…
Sanki farklı bir gündü, kendimden esirgediğim bir kaç sözü ve zamanı kendime hediye edip, kendim için bir şeyler yapmak, kendimi unuttuğum yerden alıp kurtarmak adına yola çıkıp eve dönüşümün hikayesinin bittiğini sandığım bir gün… Geçiyordum, yine o saf ve temiz, hiç bozulmamış sesiyle”  ferkul,  napıyon ”’,  el salladı… Gülümsedim cevap verdim, ” Cevdeeet, iyiyim sen napıyonn!”… Annesi mahcup, bu her geçişte sizi rahatsız ediyor, demez mi!..  ”Hayır !”, dedim, ”ben Cevdet’i seviyorum!” ..
Sahi ben Cevdet’i ne zaman sevdim, nasıl başladı birbirimize sevgimiz? Neden farketmedim?… Alışkanlığa dönüştüğünü düşündüğüm her seslenişte, her gülümseyişimde bunu neden hissetmedim…Yaşam denilen dönme dolabın içinde bir yukarı bir aşağı inerken, neredeyse bütün gözlerde ve yüreklerde safiyetin kalmadığını düşündüğüm günlerde bile, selam verişteki o canlılık, o sevgi, katışıksız ve karşılık beklemeden el sallayan bu yüreği her gün gördüğüm halde, nasıl umursamazca görmezden geldim?… Hala nasıl insana ve zamana umutsuz, bakabildim?..
Evet ben Cevdet’i seviyorum!… Onun saf, kirlenmemiş elleriyle salladığı o sevgi selamını seviyorum… Bu sabah kalktım, balkona çıktım ve ilk selam veren bu kez ben olayım diyerek karşı balkona seslendim;   ” Cevdeett! napıyooonn !!”  Şaşırdı çocuk, cevap vermedi el salladık ve gülümsedik birbirimize…. O beni görmüştü, benim onu görmemi sağlayan şimdi üç yaşına gelen o saf  yüreğiydi….
Cevdet’i seviyorum ben, evet… Masumiyetini, içtenliğini, sevecenliğini kaybetmesin diyorum… Kimse içindeki o katışıksız insan sevgisini, cana yakınlığını köreltmesin istiyorum… Çok şey mi istiyorum,  Cevdet, Cevdet olarak kalsın, kendini yitirmesin , kaybolmasın çirkinliklerin, yalan dolan, haksızlık, zulümlerin arasında ve yaşam kavgasında dediysem?…   Çok mu istiyorum?..
Zor olan masum olarak kalabilmek mi, masumiyetsiz bir insan topluğunda yaşayabilmek mi?…
Hiç birimiz masum değiliz… Ben de masum değilim, kaybettim masumiyetimi, bunca yalanın, küfrün ve zulmün savaşında… Sizler de masum değilsiniz, hiç biriniz,masum değil!…
Ama masum olanlar var, onlar bizi yaşatacak, bir ışık tutup kürkçü dükkanı misali geri dönmemize vesile olacaklar var, masumiyet dünyasına…
Hepimiz için umut, var… Cevdet varsa, Cevdetleri yaşatabilirsek, çoğaltabilirsek, yaşamak var, sevgi var!…
Çok yaşa sen Cevdet!…
ferkul
07temmuz2010 19.30

Duyuyorum, Okuyorum, Yazıyorum….

Duyuyorum, Okuyorum, Yazıyorum….

Bugünlerde yazmakta zorlanıyorum, sanırım biraz da okunur olmaktaki endişelerim buna sebep… Sanki biraz daha fazla okunduğumu hissetsem, okurlarımdan bir ışık, bir ses duysam diyorum… Halbuki blog; kendi kendine konuşur gibi yazma işi aslında… Okunsun veya okunmasın, insan yazdıkça çoğalıyorsa, önce kendi için yazmalı, bütünleşiyorsa yazdıklarıyla, yazmalı, bırakmamalı…. Bunu çoğu zaman unutuyorum…. İnternette bir blog sayfanız varsa, zaman zaman ziyaretçi ve okur trafiğinin düşmesi veya artması, bazan şaşılır derecede hiç okunmama duygusuna kapılmak çok doğal ve normal iştir, bunu gözardı ederek sık sık ve sadece kendine yazıyormuş gibi herkese, yazabilirsiniz, boş kuyuya taş atttığınızı hissetseniz de zaman zaman; taş yerini bulur aslında… Bir kişi bile sizin duyduklarınızı işitse, kendinden bilse, değer verip okuyarak sizi içinde hissetse yeterli aslında… Ama daha çok okunma hırsı, sanırım alıp götürüyor insanı; bazan hüsrana, bazan rüzgarına…

Bir duygu insanıysanız, her şeyi ince eler, sık dokur,ayrıntılara çok takılırsınız… Ve en iyisini yapmak istersiniz… Sizin için iyi olan, bir başkası için kötü olabildiği gibi,sizin kötü dediğiniz beğenip de okumadığınızı, bir başkası alıp en yukarılara sürükleyebilir…. Bunu çoğu zaman yazınca; hissediyorum, tam da bu oldu, ben kendim bunu beğendim dediğim bir yazıyı çoğu zaman sıcak bulmuyor okur… Ya da tam olmadı bu yazı diyorsun, bir bakıyorsun çoğu insan kendi resmini yazıda görmüş, aynada kendini görüyormuşcasına kapılıp gitmiş yazının akışına…Yazmak ve okunmak, zor iş aslında… Bilinmeyen bir yolda ansızın daha önce yürümüş gezmiş ve bulunmuş olma hissi gibi, ya da kaybolmuşluğun orasında bulmuş gibi kendini….

Bugünlerde dikkat ediyorum, okumak ve okunmak, siyaset ve yemek tarifleri, magazin haberleriyle doğru orantılı…Kimse duygularını ortaya saçmış birini okumaktan yana değil… Ya da önüne serilmiş bir şiir demetini elinin tersiyle itiyormuş gibi insanlar… Hatta duygusallığın hafife alındığını görüyorum toplumda… Geçen gün bir arkadaşım, neredeyse benim yanımda, şiir yazan, deneme yazan birinin dedikodusunu yapıyordu, dinlemekten utandım…. Böyle bir toplumda, duygu insanı olmak ne zor, saklanmak mı gerek?…
Duyguları bu kadar hiçe saymak, küçümsemek, kendi ruhundaki fırtınaları dindirmeye yarar mı?… Halbuki; duygu her zaman bir parça küçük bir dünya yaratmak demektir, ruhumuzda hissettiğimiz, kendimizden saydığımız her şeydir duygu dediklerimiz… Gerçek hayatın meşgaleleri ve maddeciliği içinde unuttuğumuz en güzel şey ve olmalı, her zaman yaşanmak ve yaşatmak için, yaşamanın bir anlamı olması için…

Başlamak başarmanın yarısıysa, çoktan başladım ben, okumaya ve yazmaya… İnsanlar yazdıkça ve okudukça dünya küçülecek, duygulandıkça çoğalacak sevgi, barışa , şefkate ve dostluğa açılacak kapılar… Biliyorum, bunu her okuduğum ve yazdığım cümlede hissetmekten gurur duyuyorum…

Ne mutlu bana!… Ne mutlu ki Duygusalım!… Duyduğumu, duymadığımı, hissettiğimi, hissedemediğimi, olanı, olmayanı, gerçeği ve yalanı, mevsimi, mevsimsizliği, bazan hiç yaşanmamış bir baharı, bazen yaşanmış ve yaşanılacak anı,çoğunlukla beni, bizi, sizi; yazıyorum ve okuyorum!..

Var mı daha ötesi?…

ferkul
2mayıs 2010
01.02

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.