G_Ü_L_Ü_M_S_E ….

G_Ü_L_Ü_M_S_E ….

Artık yeter, şimdi zamanıdır, umudu konuşturmanın… Renk renk çiçekler açtırmanın, bahara hazırlanmanın, gülümsemenin, gülümsetmenin, zamanıdır… Zamanıdır yelken açmanın, şimdi tam zamanı henüz güneş varken, herşey tadında ve güzelken, bi de rüzgar varken yelkenlerine kucak açmış…. Zamanıdır kadrini kıymetini bilmenin doğan günün, esen meltem rüzgarının, iyimserliğin… Hala ümit varken, ve hala yıllara rağmen kırışmamışsa yüzün, ağarmadıysa bütün hüzün sağnaklarına rağmen saçların, ve kalbin hala atıyorsa tik tak tik tak… Batan güneşin kızıllığı hala bir şeyler fısıldayabiliyorsa kulağına, zamanıdır ayağa kalkmanın!..

Artık yeter hüznün, gözyaşının, hayalsizliğin, belirsizliğin de artık sonu gelmeli, olmalı bir çaresi… Bir taş atmalı artık kuyuya ve sesini dinlemeli… Tok da olsa sesi, gamzeler açtırmalı yüzünde, gülümsemeyi, inanmayı unutmuş yüzlerde…Ki sen, inanmak yaşamaktır derdin, başlamak başarmanın yarısıdır; derdin… Hadi artık, başla!…

Hani bir kırmızı güle verirdin bütün kederlerini, bir küçük nergis dalında bulurdun kendini…Hani o soğuk, karlı kış günlerinde bile, bir damla kar, unuttururdu bütün geçmişi, geleceği, avucuna düşünce…Hani büyüse de küçük kız, umut veren şiirler yazacaktı gecenin içinde yansıtacaktı hayallerini…. Büyümüşken küçük kız, bu kadar büyütmüşken yüreğini, daha güzel şiirler yazmalı, susmamalı!…
Ne duruyorsun, artık yeter!.. Aç kapıyı….

Artık yeter, bırak kendini suyun akışına…. Bak ne guzel geliyor gümbür gümbür akan şelaleler gibi, yeni doğmuş bebekler gibi, koşarak geçip gidiyor önünden günler… İnadına; sarıl hayata!...Dinle şu çocuk seslerini, şarkılar söylüyorlar yarına, kulak ver!…Bak şu yaşlı adama, bastonuyla direniyor hala yürümeye, kaldırımları arşınlamaya…. Bu kadar acı yeter!…Şimdi hayallerden, gelecekten konuşma zamanı, dün bitti, yarına bakmak zamanı, bırak o rüzgar eskidendi; esti geçti, daha dündü, hatta bugündü, ama esti, bittii… Yağmuru dindirmek, fırtınayı durdurmak senin işin… Senin işin rüzgara karşı yürümek, en iyi bildiğin, becerdiğin… Yapabilirsin….O yağmurlardan sadece toprağın yüzünde beliren yeşil bir fidan kalsın içinde…. Çünkü yaşamak, öğrenmek ve büyümektir, ve yine yeniden yenilenmektir, tarihi eserler değil midir zaten şimdi en paha biçilmez olan?.. Acı da bizdendi hani, hüzün de, keder de, ama biriktirmemeli, taşırmamalı… Artık yeter…

Artık yeter depresyonun, bungunluğun, yokuş aşağı yuvarlanmanın sonuna gelmeli… Ne günler görmedin ki sen, ne fırtınalarda yıkılmadın, ne olmazları oldurttun tebessümünle… Bir tufan yıkabilir mi koca bir dağı, yerle bir olabilir mi bütün tepelerin; sırf hain bir rüzgar esti, geçti diye… Essin dursun kara bağrına, esmekten başka ne işe yarar zaten rüzgar dediğin?.. İşte geçti, yıkık ağaçlar arasında, dağınık topraklar arasında da olsan, dağlığın yine dağ!.. Yıkılmamış tek ağaçla kalsan da…Hangi rüzgarın gücü yetmiş senin gibi bir dağı yerle bir etmeye!.. Ayağa kalk ve diren!..

Bir selam yaz, umuda... Bir şarkı tuttur akşam vakti, şimdi şarkı söylemek zamanı… Şimdi sevmek, inanmak, ve guvenmek zamanı.. Ayrılıklara da, yalana da,vefasızlığa da, şu çirkef yüzlü çirkin şeytana da, gülümseme zamanı… Bir gül açtır selamınla günün içine… Yeni bir söz olsun dilinde, bir yeni cümle kur, ve başla!…Bir gül açtır gülümseyen yüzüne, kırmızı kırmızı açsın tomurcukları , kokusu dünyayı sarsın, şimdi tebessüm zamanı, kahkaha atma zamanı şimdi… Sesin çıksın!… Şimdi haykırma zamanı!… G_Ü_L_Ü_M_S_E….

Artık yeter!…

ferkul

4 ekim Pazar

01;42

K_a_r_m_a_ş_a…

K_a_r_m_a_ş_a…

Sıradan bir gün … Bu gün hergünki günlerden bir gün gibi düşünün, yine güneş aynı güneş, gökyüzü yine mavi, görünüyorsa da, siz yine yaşadığınız herhangi bir günde bulun kendinizi… Halbuki kayboluşu yaşıyor bütün insanlar… Yollarda kayboluyor bütün yolsuzluklar, yalanlar… Yok oluyor zamanla bildiğin bütün doğrular ( sahi gerçekten doğru muydular?)… Böyle bir günde kendini arada da bul, kolaysa…. Kolaysa bul kendini bu savaşın, bu gizli kavganın ortasında… Ben kayboldum bu karmaşanın içinde… Kendimi sakladım, saklandım, yüreğimin ta içine hapsettim gözlerimi… İtiraf ediyorum… Ne kadar sobeleseniz bu saklambacın içinde beni görmek zor… B_u_l_u_n_a_m_ı_y_o_r_u_m…

Bir durgunluk, bir suskunluk, bir çöküntü, bir sessizlik dalgası… Halbuki deprem oluyor, yeraltı sarsıyor bütün yeri göğü, çığlıklar, yakınmalar, pürtelaş içinde insanlar, gözlerinde bir yalnızlık , bir ölüm kokusu, bir sesssiz çığlık… Hep yalan söylüyor sesleri, rengarenk gözleri siyah bakıyor.. Her cümlesi sahtelik kokuyor, nefeslerinde leş kokusu; bu koku bayıltıyor beni, bu samimiyetsizlik!.. Bütün gözler birbirinden sakınmış gerçek dostluğu, konuşmalarında bir yapmacık, hormonlu yüksek, bir ses tonu… Sevgi, aşk, vefa, nefret ve düşmanlık hepsi yokuş aşağı salıverilmiş duyguların depreminde yıkık, perişan, darmadağın… Burada aslı kaldım, işte tam burada, tam da depremin orta yerinde asıldı duygularım… Evler yerinden uçuyor halbuki, hiçbir şey yerli yerinde değil, yıkık dökük harabeye dönmüş bütün hayaller, bütün kapılar kilitli kalmış, açılmıyor..
İki metre ötesi yalnızlık,
iki metre ötesi uçurum,
iki metre ötesi pişmanlık,
iki metre ötesi depremden daha çok sarsacak beni… Bu nasıl bir rüya Allahım, bu nasıl gerçek!… Bu nasıl bir deprem, yaşadığım!… Peşimde bütün hayaller, bütün gözler üstümde, bütün eşyalar , duvarlar, sokaklar ve hatta şu siyah beyaz kedi, nasıl da gülümsüyor, nasıl da sürünüyor ayaklarımın altında, yer kayıyor, toprak alt üst; görmüyor mu?.. Korkmuyor mu benim gibi?.. Öyle yanıbaşımda yürüyor ve gözleri üstümde; yenildin, seni yendim, der gibi… O bizim kedimiz sanki …
Ve sen, sevdiğim bu depremin içinde neredesin?..

Yağmur yağıyor sonra… Hani bardaktan boşanırcasına derler ya, hani koca gökyüzü nasıl hönkürdeyerek ağlayabilirse, aynen öyle… Yıkılmış bütün beton duvarlar ıslanıyor, ıslanırsa bütün yalanlar, doğruyu bulabilir mi insanlar?.. Bilmiyorum… Aslında bildiğimi sandığım hiç bir şey yokmuş kırk yılda öğrenebildiğim, hiç bir şey doğru değilmiş… Öğretilenlerin hepsi kader denilen ağa takılı kalmış da görmemişim belki de… Ne yapsam, ne etsem yolların sonu hep çıkmaz sokak, k_a_r_m_a_ş_a… Sele versem kendimi, şöyle bir şelale olsa ruhum, kirli sularda bile çağıldayarak aksa gitse yağmur sularının arasına karışsa; belki rahatlarım… Belki bütün yük atılır üstümden, belki bütün canlar yüreğimden sökülüp gider sel suyuna karışarak, çağlayan sesinde kendini bularak… Bir sel alabilir mi beynimdeki bütün karıncaları söküp de temelli suda sürükleyebilir mi, sürükler mi beni yine su sesi?.. Dinginliği bu yağmur damlaları sağlayabilir mi, mevsimler gelip geçerken bütün yollar s_a_n_a, çıkar mı?..
Yağmuru dinliyorum sevdiğim, bu sağnakta sen n_e_r_e_d_e_s_i_n?..

Gökyüzü olmak istiyorum bugün, veyahut da sel olup akmak…
Ve unutmak, geçmişi geleceği, yaşanmış ve yaşanmamış ne varsa hepsini silip atmak… Sıfırlanmış bir yaşam, mümkün mü?..
Yenilenerek başlamak, bu kadar mı zor?…
Bu kadar mı zor depremsiz, selsiz, afetsiz, yalansız yaşamak?…
Bu kadar mı zor, beni sende bulmak?…

ferkul
13 eylül 2009
04.09

bakmak ve, görmek

DENİZ AŞKIM

Denize bakar, denizi görür, dalgayı yaşarım…
Biz ikimiz yani denizle ben, ben ve deniz; çok başkayız…
Bambaşka bir aşk bu aramızdaki, hiç bir aşka benzemeyen, tarafsız, yansız… Benzeriz, tek yumurta ikizleri, kardeşler gibi, birbirini asla unutmayan aşıklar gibi; kerem ile aslı gibi… Birlikte hisseder, birlikte güler, birlikte tökezleriz, arasıra düşünce birlikte kalkarız… Kıyıya her çarpışında dalgaları, yalnızlığını şikayet edermişcesine gelir yanıma, sevinirim… Küçük bir kedi yavrusunun hırçın ağlaması gibi, medet umar gibi; her seferinde sesini duymak, beni hissettiğini bilmek rahatlatır beni… Hiç sıkılmaz, usanmaz dert yanışımdan, sızlanışımdan, her zaman oradadır bilirim, hiç bir zaman reddetmez beni… Her seferinde kapısı açıktır, dinlemeye, dinlenmeye… Serzenişim onadır, şikayetim, dert yanışım, açılışım, çoğu zaman sığınışım… Güvenilir bir dosttur deniz, vefalıdır, bir başkasından duymam söylediklerimi… İyi bir sırdaştır; içine atar, derinliklerine gömülür bütün yaşamım… Her gittiğimde çıkartır önüme bir bir… Serer önüme, birlikte düşünür, birlikte konuşur, birlikte ağlarız gerekirse… Bir film izler gibi mavisinde saklıdır geçmişim, hayatım, yaşamışlıklarım… Sahneler gelir geçer önümden sessiz sinema gibi… Her sahnede bir dalga, her karesinde deniz kokusu, hasret, ayrılıklar ve ayrılamayışlar, yaşanmışlıklar, yaşanmamışlıklar…

Denize bakarım; dalgalar gelir yanıbaşıma…. Çok sey söyler, çok konuşur, yıllar sonra bir araya gelmiş ama gözlerindeki ışığı kaybetmemiş dostlar gibi… Hani bilirsiniz, hiç konuşmadan çok şey anlatmak… Başka bir ilişki var aramızda sizin göremediğiniz; bizim yaşadığımız… Ne kadar yalnızsam, ne kadar çok unutmaya ihtiyacım varsa denizi getiririm gözümün önüne, sesini duyar gibi olurum, bir bakarım kendi kalabalığımla sarhoşum…
Bu sarhoşlukla çözülür dilim, açılır zihnim…

Olmazları oldurmak da daha kolaydır onunla konuşunca… Olmuşları kabulenmek daha kolaydır, daha bir umut saçar dalgaları; coşarım, heyecanlanırım, çiçek açar hayallerim onunla; sil baştan yeniden başlarım… Cesaret verir, umut saçar, muştulanırım… Her seferinde yıkılsam da, her gidişimde toplayamadıysam da dağılmışlığımı, kıyısında dirilirim, yenilenirim, toparlar bütün parçaları… Başka bir sevda var aramızda… Sizin gördüğünüz, hissettiğiniz ama hiç yaşayamayacağınız… Böylesi bir dostluk benim deniz aşkım… Siz deniz görürsünüz, mavisini duyarsınız, içinde serin bir yaz havası hissedersiniz, mutlu olursunuz… Ben daha görmeden kokusunu duyar, gözlerimi kapatırım; bahar kokusu duyar gibi, yaz sıcağında elini hissederim alnımda, denizin eli siler bütün baş ağrımı, dokundukça geçer sancılarım… Özlemle kucaklaşmaya hazırlanır gibi… ‘ İşte yine ben geldim der gibi, geldim ve seni dinliyorum ve
hiç gitmeyeceğim yanından asla,’ der gibi; ama gideceğini bilirsin… Kapatır gözlerimi sesini dinlerim… Kapatır gözlerimi, bir dahaki görüşmeye kadar saklarım içimde mavisini…

Hiç konuşabilir misiniz denizle?.. Bilir misiniz neler söyler neler anlatır kıyıya çarpan köpüğüyle; geçmişi, geleceği, yanlışı ve doğruyu, gerceği ve hayali birbirine katarak?… Ya kıskanmayı? Deniz kenarında yaşadıkları halde, her gün önünden geçtikleri, o dost sesini duydukları halde kulakları ve gözleri kapalı yaşayanları kıskanmayı… Bazan de düşünürüm en büyük aşklar, dostluklar ayrıklarla başlar, ayrılıkla bilinir sevginin değeri, yokluğunda anlaşılır sevgilinin kıymeti… Benim deniz aşkım da onun dalgaları gibi, hırçın, onun sesi gibi kavgalı, kıskanç ve onun kadar yalnız, hasret yüklü belki de… Belki de uzak olmakta bu aşkın mahareti, büyüklüğü, başkalığı… Hangi aşklar birlikteyken yaşayabilmiş, canlı kalabilmiş ki?… Özlemek de sevdadandır, değil mi?..

Ve; giderim yanıbaşından, usulca kalkar; giderim… Her seferinde vedalaşır gibi, her adımımda uzaklaştıkça içime, bir dosttan ayrılışın hüznü gibi bir duygu çöker…Yerleşir… Arkamı döner, gözlerimi kapatır dinlerim kendimi… Bu kez benim bakışlarım mızırdanıp uzaklaşıken arkasına bakan kedi yavrusuna döner… Bilirim beni saklamıştır içine, yeniden , silbaştan, birikince, çoğalınca gelsin diye, dağılınca toparlarım diye, ben varım ve her zaman var olacağım diye, susarak anlatsın diye, yeniden başlasın benimle diye, beni bekler yeniden gelecek diye…
Bilir ki gelirim…
Sahiden gelirim, kürkçü dükkanı misali…
Bilir ki dönüşüm yine onadır, sevdam, tükenişim, dirilişim, ondandır..

Başka bir şey bu; bizim sevdamız… Bir başka benim deniz aşkım…

ferkul
23 ağustos2009
03.28

ŞİİRİMSİ, DERGİSİ SİZLERLE

SİİRİMSİ ÇIKTI;

İŞTE BENİM DERGİM!

Hemen hemen üç yıldır blog yazıyorum… Günlük tarzı, deneme tarzı, içimden geldiği gibi, gelmediği gibi, hüzün kokan, acı veren, bazan anlık , bazan yaşanmamışlık, bazan yaşanmışlık, bazan olduğu gibi, bazan gel_git içinde anlamsız; hepsi ben_im!… Hani olur ya, bu bir tür rahatlama… Kimi insan içindeki boşluğu alkol alarak, kimi seyahat ederek, kimisi alışveriş yaparak, kimisi görmezden gelerek, yoksayarak, olmamış ama olsun varsayımlarını hiçe sayarak, yaşayıp gider… Ben de ferkul olarak yazmayı seçtim, bunaldığımda, bir boşluğa düştüğümü hissettiğimde, yaşanmışlıkları kaldıramayacağım anlarda, olmasını istediğim hayaller kurduğumda ve var olan bütün herşeyi ve herkesi olduğu gibi kabullenmekte zorlandığımda, kısaca; kendimi aşmaya çalıştığım her anda; yazmayı seçtim… Hüzün koksa da yazdıklarım, çoğunlukla acı verse de , okunsa da, okunmasa da, hatta bloglar içinde çalınsa, altına kendi imzalarını atsa da okuyanlar, hoşgörülüyüm, en azından okunmuş, beğenilmiş ve seçilmiş ; diyorum… O sizin okuduğunuz her cümlesi umutsuzluk ve olmaması gereken her şeyi anlatan ve haykıran satırları yazdığım zaman, rahatlıyorum… Yazmak benim için içimi dökmek, boşalmak, kuyuya salıvermek gibi bütün boş kovayı; sonra da oturup dinlemek çıkardığı sesi…

Hayalimdi; yazdıklarımın bir dergi veya elle tutulur bir kağıtta görmek… Bunun için kendi çabamla ve tek kalem, kendim!… Yola çıktım…

Dergimin adı ŞİİRİMSİ , TEK KALEM _DEN, yani hepsi benden...

Bir ikincisi olacak mı bilmiyorum, bunu sizlerden gelen talep ve okuyucu yorumları belirleyecek… İçeriği de, eğer benimle yazmak isteyen arkadaşlar, yazmakla çoğalmak isteyenler olursa, siirimsi bir hayatın içindeki bütün şiire benzeyenleri ‘SİİRİMSİ ‘ dergisi çatısı altında benim de payım olsun diyenler olursa, onlarla birlikte yoluma devam edeceğim… İlk sayı ücretsiz; amaç sadece okunmak…

Kısaca, dergimi ŞİİRİMSİ yi okumak ve elinizde tutamak isterseniz aşağıda belirteceğim email adresine adresinizle birlikte yazmanız yeterli olacak. En kısa zamanda gönderileceğinden, memnuniyet ve sevinçle paylaşacağımdan emin olabilirsiniz.

Hepimiz ve benim için hayırlı olsun…

erkulf@gmail.com

Paylaşım ve yorumlarınızı bekliyorum

ferkul

03eylül2009

Yüreğimden tut beni

Yüreğimden tut beni

Yapma…

Bana bunu yapma
Gözlerini koyup gözlerimin üstünde
Bırakıp gitme beni
Ellerim dizlerimde
Baş parmağım üşüyor
Avuçlarım yanıyor
Sensizlik bir deniz sancısı
Sensizlik bir çetrefilli yol
Bütün sokaklar sana benziyor
Bütün çocuklar bana
Köşe başlarında yalnızlığım
Sen gittikçe uzuyor…
Yüreğimde büyüyor çiçeklerin
Yüreğimden tut beni
Sakın bırakma ,
Ne olur!…

Bana bunu yapma
Hasret kokarken benliğim
Ne işe yarar şairliğim!..
Bırakma ellerimi
Bırakıp gitme seni!…
Gözlerimde bir ayrılık acısı
Yüreğimde bir yangın…
Perişanım, darmadağın…
Bana bunu yapma
Yapma bunu
Bırakma ellerimi!..

Gitme!….
Akşamlarım doğum sancısı
Düşlerimde bir çocuk ağlıyor
Susturamıyorum sesini
Çığlığı evreni sarsıyor…
Yokluğun bir deprem,
Her günüm cehennem
Ve her şey bu kadar zorken
Ve sen bu kadar büyümüşken
Korkuyorum sensizlikten…
Yüreğinle tut ellerimi
Beni unutma!
Yapma bana bunu
Bana bunu yapma!
Koyup gitme beni
Nolur!…

ferkul

25ağustos2009
03.00

ÖYLE BİR YERDEYİM



ÖYLE BİR YERDEYİM

Hayatın bir rüzgar gibi insanları savurduğunu söyler şarkılar…  Bence tam teşhis…  Öyle bir rüzgar ki bu silip süpürüp akla hayale gelmeyecek şeyleri getirip önüne koyuyor,  istediklerini  estirip uzaklara savuruyor, istemediğin ve beklemediğin sürprizleri buluveriyorsun önünde… Ve şaşırıyorsun her seferinde,  şaşırıp afallıyorsun…  Bir bakıyorsun kalakalmışsın olmadık bir sokağın ortasında tek başına… Ne tarafa gitsem_lerde takılı kalmış yüreğin…  O tarafa baksan karanlık, bu tarafa baksan;  çıkmaz sokak…  Dalgın,  bakakalıyorsun…        Bir boşluk,  bir bekleyiş,  bir bulunmak isteği,  bir kayboluş…
Öyle bir yerdeyim…

Böyle bir ikilemdeyim aylardır…  İkilem demek az,  çoklem…  Bazan yazacak ve söyleyecek o kadar çok şeyin vardır ki, o kadar çok düşünceler arasında boğulursun ki,  yazamazsın,  konuşamazsın,  anlatamazsın…
Beynin durmuş gibi, çok çalışan bir saatin tiktakları gibi,  şaşırmış…  Durmakla, çalışmak arasında,  hızla yavaşlama arasında,  kalmakla gitmek arasında…   Öyle bir yerdeyim…

Anlattığın ve söylediğin anda büyüyecek,  daha çok devleşecek sanırsın böyle zamanlarda, düşündüklerin…  Sanki deniz ortasında kalmış bir küçük dal parcası… Ve her  an bir fırtına gelip savuracak denizin dibine, konuşursan…  Suskunluk kaderindir böyle anlarda,  kaderim;  alınyazım dersin her zamanki gibi,  boyun eğer susarsın…  Eğildikçe boynun acır,  yere doğru büküldükçe isyan edesin gelir,  boğulursun;   boğarsın…     Sustukça susturamazsın içindeki haykırışı…  Ne konuşabilir, ne susabilirsin… Ne açsındır, ne de tok…
Ne doyabilirsin,  ne susayabilirsin, ne de acıkmışsındır….
Yazamazsın, anlatamazsın, konuşamazsın;   susarsın…    Öyle bir yerdeyim…

Öyle bir yer ki burası;  başını döndürür,  döndükçe başın devran depreme çevirir  yüzünü,  sarsıntıdan kendine gelemezsin…  Sanırsın ki bu deprem hiç bitmeyecek,  hiç susmayacak beynindeki şarkılar,  uykudaki kabuslar… Halbuki ne depremler gördük biz, ne fırtınalarda yıkıldık,  ne rüzgarlar savurdu bizi;   yıkılmadık!…  Yakışmaz bize dağ başlarında yıkılmış bir ağaç olmak…  Yokuş aşağı yuvarlanırken bile dimdik kalabilmişken tek başına cesur ve yürekli,  yakışmaz bize yerlere serili bir vücutla sersefil bir hayat!…

Diyeceksiniz ki tam zamanı,  böyle zamanlarda yazmalı insan…  Değilmiş,  bazan yazmamanın nedeni ve vakti; böyle bir yerde  var olduğunu hissetmekmiş…   Öyle bir yerdeyim…

Öyle bir yerdeyim,  öyle bir yerdeyim ki,  tahammülü zor,  unutması ve hatırlaması zor…   Zorlar arasında yaşaması zor…  Anlatması zor…  Yazması daha çok zor…  Bir rüzgar esiyor, fırtınaya benziyor esişi,  bir boraya, bir hortuma…   Alıp gidecek,  götürecek beni ve satıraralarında kalmış yalnızlığımı…  Ya da bir sağnak yağmur getirecek rüzgarım;  beraberinde sürükleyecek damlalar cümleleri, mısraları, şiiri,  aşkı, sevgiyi,  vefayı,  ahde vefayı…  Sel olup akacağım…  Islanacağım…  Islanacaksınız yine bir gece yarısı kalemimden dökülenlerden…  Ya da hiç konuşmayacak klavyem, kalemim,  sıradan bir şiir gibi akacak rüzgarla birlikte sele karışacak cümleler,  seçemeyeceksiniz…  Arada kalmış gibi, varla yok arası bir hayal gibi, buralardayım…

Öyle bir , yerdeyim…

ferkul

19 ağustos 2009-
01:20

beni bende bırak


TÜKENMEDEN….

Sana bu son şiirim …
Son seslenişim ,
Son çağrım,
Git artık,
Git bendeki yüzün de parçalanmadan,
Sesin dağ başlarında yankılanmadan
Yoksayılmış bir yaşamdan arınarak,
Arkana bakmadan,
Git…

Hangi karlı dağlarda açan çiçekse
Senin kardelenin,
Ona git,
Ben kardelen değilim…
Çiçek değilim,
Hiçbir dağ başında bulunmadım
Hiçbir şeyin de olmadım zaten…
Başlamadan bittiyse
Tükendiyse sözlerim
Gitmelisin..

Git daha çok içimde yok olmadan yüzün,
Gözlerini saklamadan git,
Yüzüme bakmadan,
Adım adım yok olmadan,
Yok oluşa geçmeden varlığın ,
Gidişini seçmişken git…

Git ki
Bir  şey kalsın aramızda,
Senden ve benden kalan
Bir tek konuşacak cümle,
Kalabilsin gidişinle,
Tek satır olsun
Kalsın …
Bırak , git…

Ve git… Diyorum sana,
Ben diyorsam,
Gitmelisin…
Ben gitmiyorsam
Gidemiyorsam,
Ve kaldıysam
Senle, sensiz…
Tükenmeden,
Tüketmeden
Bizi…
Gitmeli…

Kalmadıysa ikimiz,
Sona erdiyse herşey
Gitmelisin,
Birimizden
Tek kalmadan
Yok olmadan sevgimiz
Gitmeli birimiz…

Hadi,
Git…

ferkul

22 haziran 2009
o2.o4

gece

Sarhoş

Geceydi… Bir yaz gecesi, yıldızlar gökyüzünü aydınlatırken içimde bir bunalım, bir bungunluk, bir sis hissediyordum… Aslında hergünki bir geceye benziyordu, sıradan..
Hani sizlere de olur mu bazan?..  Sanki az sonra bir şeyler olacak, kötü bir anın içinde buluverecekmişsin gibi kendini, zayıf hissedersin kimi zaman… Korkulu, yıkık ve perişan… Bir depreme hazırlanır gibi, sanki az sonra kıyamet kopacak gibi… Etraftaki evlerin kiminin ışıkları yanıyordu, kimisi çoktan kapatmışlardı geceye gözlerini…  Işıklar, aydınlıklar, alacakaranlık, geçmiş ve gelecek, hüzün, masumiyet, hayat!.. Hepsi sanki bu geceye hapis… Her biri bir dünya, her yanan ışıkta ne gizli sırlar, acılar,mutluluklar, yaşanmış ve yaşanmamışlıklar vardır kimbilir?..

Umudu konuşturmayalı yıllar almış, içindeki sesi konuşturmayalı asırlar geçmiş, çaresiz birlikteliklerle dolu duvarların arkasında neler sakladığını, kim bilebilir?

Geceydi, yine geç kalmıştım herkesten geç ve yazı hazırlayan bir başlangıca açmıştım ellerimi…  Balkona çıktım, yıkanmış çamaşırları ipe sermeye, ipe asmaya düşüncelerimi, ayrımsamaya, askıya vermeye belki de… Belki de düşünmeye bir mola… Bazan düşünmekten de arınmak ister insan, boşluğa salıvermek beynini… Çünkü en büyük yorgunluk düşünmekten gelir…

Kendi  kendine konuşan, gür bir sesle ürperdim düşüncelerimi ipe sererken; acı çeken ve çektirmeyi iş edinmiş bir sarhoştu… Yas tutuyordu sanki… Kimin ve neyin, hangi yaşanmışlığın, belki de yaşanmamışlığın yasını, hüznünü haykırıyordu bilebilmek mümkün mü?…  Geceyi ve uyuyanları umursamadığı belliydi, benim yaktığım ışığa da umarsız, belli ki içtiği şeyin beynini bulandırmasına izin vermişti, arkasına saklanarak, güç alarak, konuşabilmek için… Konuşmak,  konuşmak, suskunluğunu içtiği şeyden aldığı kuvvetle, saklanarak bozmak için, daha büyük bir suskunluğun uçurumuna atladığını bilmezmiş gibi… O dışarıdaydı balkonda, içeridekilerin tedirginliği ve korkusunu hissettim canevimde… Çamaşırı ilgisizmişcesine serdim iplere, ama içimde duyduğum acıyı konuşturamadım, belli etmedim karanlığın içine.. Balkon köşesine konmuş alkolün arkasındaki adama umarsızca bakmayı bile denememiş gibi, sessizce çekildim…  Bir ara balkona bakan odadaki kıpırtı, perdenin aralanışı, bir şey yapamamanın verdiği çaresiz, umutsuz bir hareketsizlik görünce, kendimi orada hissettim… Maziden bir yara, yeniden kanadı yüreğimde, onlarlaydım, yanlarında, yakınlarında, aralarında… Belki birazdan bir şarkı tutturacaktı sarhoş;’sevemedim karagözlüm, seni doyunca.’…

Bazan içerdeyken de dışarıda kalmış gibi olursunuz, başka bir yerde bulursunuz benliğinizi, içiniz  titrer, üşürsünüz yaz sıcağında… Yüreğiniz acının tam göbeğindedir, tam da ortasındadır yaşanılanlara küskünlüğün… Yardımı imkansız, ama imdat eden bir bakıştı yakaladığım… Utandırmak, gördüğümü ve bildiğimi, bu acıyı onlarla paylaştığımı bilmesinler istedim… Çekildim…

Uzun bir süre kendini konuşturduktan sonra, on sekizyaşının olgunluğuyla babasına babalık yapan bir gencin yalvarışlarından sonra içeriye alabilidiler sarhoşu… Dışarıda kaldı umutsuzluğunun sesi… Dışarıya, geceye bıraktı utancını, sabaha silinsin diye, yaşanmamış gibi, her şey yolundaymış gibi sahte bir güne hazırdı artık gülümsemeler…

Hayat çok kısa.. Ve insanlar çok yakın ölüme, yok olmaya, silinmeye…. Bu kadar biribirine eziyet etmenin anlamı var mı?.. Başkaları niçin  bir başkasının hayatına ve özgüvenine bu kadar etkili bir umutsuzluk, çözümsüzlük versin ki?.. Başkalarının cehenneminde bir cennet yaratarak kendimize bir yol açmaya çalışmak niye?..  Buna katlanmak niye?.. Ne diye bir başkasını mutsuzluğumuza ortak koşarak rahatlamaya calışırız?.. Niçin bu kadar benciliz?…

Sanırım yaşamayı bilemediğimizden mutsuzluğumuz… Gerçek yaşam yaşayabildiğinin farkında olmaktır bence… Yaşama sanatı, yaşamayı bilmenin içinde…  Sen yaşadığını hissetmezsen, başkasına nefes aldırabilir misin?…

Bol soluklu, huzur dolu bir yaşam, diliyorum… Bunu hepimiz hakkediyoruz…

ferkul

1 Haziran 2009
00:40

iyimser bir gül

İyimser bir gül;

Dünyaya yeniden gelsem;

Bir gül olurdum, kırmızı bir gül… Kan  kokusu, can rengi, gülümseyen, güldüren ve sevindiren bir kırmızı gül… Rengiyle konuşan, samimiyetiyle canlandıran, hayat veren, ışıltısıyla aydınlatan, anlatan ve dinleyen.  Vefalı… Kilometrelerce öteden kokusuyla, yapraklarından fışkıran dimdik , göğe doğru bakışıyla, asi ve iyimser, rüzgara ve güneşe karşı ben de varım gibisinden sadece rengi ve güzelliğiyle, asaletiyle gülümseyen,sevgiyi ve şefkati içinde barındırdığı kadar görüntüsüyle örnek;  mesut  ve sarhoş bir kırmızı,  iyimser gül…

Aslında bütün güllerde saklı içimizdeki kendimiz…  Rengiyle kalplerin içindeki ruhu yansıtan güller… Bu güne kadar aşka ve aşıklara da yol gösteren, sevgiyi dile getiren, hasreti çağrıştıran, yoların ayrımında ve başlangıcında verilen ve alınanları, belki gidişleri, dönüşleri cümlelere döken güller…

Dünyaya yeniden gelsem;

Bir ağaç olurdum mesela, salkım söğüt….  Kökleriyle bütün bir şehri sarsın,  dallarıyla toğrağı kucaklasın… Sevdasıyla, görkemiyle, bereketi ve bolluğu temsil etsin, yeşilliğiyle huzuru… Küçük  bir fidanken hemencecik büyüsün, birkaç su damlasıyla diriltsin kendini, yenilesin… Yenilensin,  kurumaya yüz tutmuşken, canlansın…  Göğe doğru uzansın, yere doğru eğsin başını, alçak gönüllüğüyle, versin kendini toprağa,  salkım saçak saçılsın, açılsın…  Dökülsün, eğilişiyle selam versin gelen geçene, günaydın desin,  gündüze ışık ve aydınlık versin sesi,  geceye kalabalıklar…  Böylece unutulsun yalnızlıklar…

Bir selvi de olabilirdim ama;  kocaman ve uzun, gövdesiyle meydan okuyan, rüzgarda konuşan yapraklarıyla, kanat çırpan bir güvercin gibi özgür ve asi…  Sadece varlığı değil, yokluğunda da değerli olan, dağ başlarında, rengarenk denizi andıran tarlalar arasında bir selvi ağacı…

Bir giysi olsam;  genç kızlığa yeni adım attığımda adına şiir bile yazdığım, sarı,  üzerinde siyah benekli elbisemin aynısı olmayı isterdim… İki zıt rengin kavuşmasını, sarıyla siyahın kavuşmasını yansıtan, olmazlara, imkansıza örnek olsun diye, ışıltısıyla bütün renkleri kucaklasın diye…

Gökyüzü olsaydım, herhalde içinde pamuk beyazı bir bulut olurdum, mavi göğün içinde özgürce gezinen, gecede yıldızlarla haşır neşir, ayla kardeş…  Gündüzde bir beyaz güvercin kadar mağrur ve yalnız…

Bir çocuk olsaydım;  yine saçları iki yana örgülü,ama kahküllü, yine saf derecesinde masum, içindeki büyüyen kadını konuşturmayan, dere kenarında ağaçların arasında şiirler yazan, romanında yaşadığı çirkinlikleri kahramanlarıyla güzelleştiriveren, hayalleri gerçekleştiriveren, ufku geniş, umut dolu,kirlenmemiş , kirletilmemiş bir yaşama yeni sayfalar açarken heyecanlanan, coşkulu, o duygusal iki örgülü kız…

Dünyaya yeniden gelsem;

Bir kalem olurdum; hani gençliğimde çok istediğim, ozamanlar bir türlü sahip olamadığım herkesin kullandığı renkli, süslü hatıra defterlerine günlükler yazan, şiirler, şiirimsilerle umudu konuşturan, sadece hüznü değil, mutluluğun gercekten olduğunu ,hayallerle gerçeklerin karıştığı yazılarla sessiz bir çığlığı andıran siyah beyaz çizgili , bir kalem… Bir kurşun kalem… Ki, yazdıkça yaşasın,yaşadıkça yazsın, eskidekçe yıllar,yenilensin diye…
Saklansın diye köşe bucak harflerin ve kelimelerin arasında yalnızlığından, yaşamadığından utanarak, kızarak,  kızdırarak, sayfalarca döksün içini, rahatlasın, rahatlatsın kalabalıkları…  Ve belki sonunda küçük bir şeker kız resmi yapsın, arasıra gülsün,  gülümsesin pembe beyaz güller arasından, şarkısını yazarak söylesin, sular gibi coşsun, kelimeler, satırlar, cümleler, paragraflar arasında, iyimser bir kalem….

Dünyaya  yeniden gelsem;

Yine ferkul olmayı seçerdim heralde, başkası olmaktan ziyade, yine kendim olayım isterdim… Ne kadar yaşamışlıklarından ders almayı bilmese de, her hatadan sonra yaşadıklarından ve yaşatıldıklarından ders almayı bilmese de,  insanlara bir başka güvenen;  inancını ve dostluğunu sakınmayan,  gülümseyen,iyimser bir ferkul…

Dünyaya yeniden gelsem;

Yine açık olurdum, imkansıza, olmaza,  bilinmeyene,  yeniliğe, yenilmemeye, direnmeye, bile bile yanmaya, kavrulmaya, hayata ve insanlara aşık, dostluğa ve kardeşliğe kucak açmış bir ferkul olurdum galiba yine… Susturmasın içindeki küçük kızı diye ferkul,  konuşsun,  coşsun, deli dalgalar gibi gidip gelsin, içindeki kırmızı gülleri, salkım söğütleri, selvi fidanlarını, kalemleri , çocuıkları büyütsün diye belki de…

Dünyaya yeniden gelseniz;  siz hangi renk gül, olmayı tercih ederdiniz; sarı, kırmızı, beyaz, pembe,siyah?…

ferkul
Haziran 2009

gid(ebilsem)iyorum

Gidiyorum buralardan,

Gitmeyi marifet sanarak, gittiğim yollardan medet umarak, belki  kendimden kaçarak; gidiyorum…

Gittikçe umudum çoğalalacak, biliyorum, yeni ve yeniden bir gün gülümserken, güneş göz kırparken uzaklardan, onu önüme katarak,  giderken mutlu olarak, gidiyorum…. Geceyi size bıraktım, siz korkularınızla ve ayışığınızla kalın, gidiyorum…

Yürüyeceğim yollar bana arkadaş,
Gidiyorum bitti bu savaş…


Bazan yenilgi en büyük galibiyettir, bilirim, yenildikçe her savaşta kaybettikçe bileğilenir umudun;
gidiyorum buralardan…
Gidiyorum ben;  kimse duymadan, sessiz bir gidişle, kendimi, sadece kendi gözlerimi taşıyarak; gidiyorum….

Bir sarhoşa benzese de adımlarım, saymadan ve hiç bir şey düşünmeden, belki hiçliğimle kalarak, herşeyimle gidiyorum…. Sokaktayım, yolun yanı başında, belki de çıkmaz bir sokağadır gidişim,  göze alarak herşeyi ve herkesi arkamda bırakarak ; gidiyorum…. Kaldırımları saymadan, yolların sonunu görmeden; gidiyorum buralardan…

Gidişi seçtim ben, çünkü kalmak bazan yok olmaktır…. Beni bende bırakarak, sizi sizde bırakarak, yalanlarınızla, dolanlarınızla, nankör sevdalarınızla, güneşimi kimse çalmadan; kimseye yakalanmadan, hiç kimseyi almadan yanıma, bir valiz bile taşımayarak; gidiyorum… Sessiz bir çığlıkla olsa da gidişim, isyan edebilsem, edemesem de, konuşsam da, susamamasam da, ben gidiyorum…

Hayat denilen bu keşkemekeşi sevmedim, beceremedim aranızda olmayı, yalnızlığımı kaderimden  sayarak, gidiyorum… Yürüdükçe tökezledi umudum, yuvarlandıkça yokuş aşağı; durdu ayaklarım…  Artık sadece koşmayı değil, yolları değil, gidişi seviyorum…

Benim için gidiyorum, ardımda kalanları düşünmeden, bitişi yaşıyor başlangıçlarım… Küsmeyin, darılmayın gidişime sevdiklerim…. Size değil, kendime, yeniliyorum… Gidiyorum…

Benle barışık yaşamayı seçtim ben, siz varın yine beni benden etmeyi marifet sayın, ben kendimle kalmaya gidiyorum…

Gidiyorum, yanıma sadece yazdıklarımı alarak,  geçmişi ve geleceği hesaba katmayarak, düşünmeden , hesaplamadan, ayrımsamadan, ayrımsanmadan…. Pişmanlıkların, ah edip dövünmelerin zamanı değil, kökü bende bütün vazgeçişlerin!… Gidemeyişime isyan ederek, bana şaşırarak, kendime kızarak, gidiyorum ben buralardan…

Borçlandım, alacaklardan çok vereceğim bir şey kalmasa da , gitmek çok şey kazandırmayacaksa da,  göze aldım,  gidiyorum… Çok geç kaldım gitmek için, yeniden başlamak için, yaşlı gözlerle de olsa, ödüyorum kendime borçlarımı!… Gidiyorum....

Kendimi buldum ben kelimelerin arasından, harfler ve cümleler arasından, satırbaşlarından,  paragraf başlarından gitmeyi seçtim ben… Şiiri seçtim, şiirimsi bir yaşama gidiyorum… Ki şiirim, can dostum, karındaşım, kan kardeşim, utandırmadı beni hiç, utandırmaz da ;  bilirim…. Yaşadıkça yazmayı, yaşayamadıkça dökülmeyi,türkülere ve mısralara gömülmeyi öğrendim… Yazdıkça sevda şiirlerini, ağlamamayı öğrendim…. Ve gitmeyi seçtim, kalırsam; ki kalamam, kalırsam ben olamam, bırakın ellerimi, tutmasın kimse… Kalırsam bu şizofrenik dalgalar arasında kaybolacağım, biliyorum… Ben gideceğim, yoluma çıkmasın kimse, kimsesiz olmaya gidiyorum…

Sana geliyorum; sevdiğim, aşkım; kendim!… Sadece senmişsin gerçek seven… Gerçek sevgi kendini sevmekmiş önce; ben kendime geliyorum; kendimle kalmaya, savaşmadan yaşamaya, kavgasız bir damla yağmurda kendimle çoğalmaya, kendim için nöbet tutmaya, gidiyorum… Sana geliyorum kendim, benliğim!… Ben sendeyim, sende kalmak için, beni bulmak için, benim için gidiyorum, çünkü kendimi seviyorum…

Vazgeçtim bütün senlerden, sizlerden, sevgilerden, sevgisiz çirkin yüzümden, güzel kalmak için, kendimle tek başıma ayakta dimdik, yüreğimi kendime taşıyarak, kendime taşınarak, gidiyorum…

Gidiyorum buralardan… Acıları geride bırakak, ellerimi karanlıkta saklayarak, gündüze doğru, güneşe ve aydınlığa doğru
gidiyorum!...

Güneşimle yürüyorum, vaktidir, gitme zamanı geldi; durmanın anlamı yok… Anlamı yok yoksaymış bir yaşamın…. Bütün sokaklardaki kaldırım taşlarını sökerek, fırlatarak, dirilmek için, yeniden nefes almak için, boğulmadan, gülerek;  gülümseyerek benimle, gidiyorum…

İşte bitti, yağmur yağıyor, bir adımla bitecekmiş meğer, bir adımla yok edebilecekken kabusları, neden gidişi seçmediğime dövünmeden, yeniden başlamak için, beni bende bulmak için, gidiyorum…

Meğer herşeye boşverip gidebilmek yenilmemekmiş, yenilmiyorum, mağlubiyetin içinde zafer benim; gidiyorum!…

Yağmur sesini yanıma alarak, kendimi gözlerimde bende bırakarak,  seçerek, seçilmişlerden sayarak kendimi; gidiyorum…

Yoksaymaktan, yoksaymış bir yaşamaktan yoruldum, siz varın kalarak yok olun, ben varolmayı seçtim kendime…. Bir iyilik yapıyorum ki; en büyük iyilik kendine yaptığın iyilikmiş, kendine acımamakmış, acımıyorum, acıtmıyorum, acıtmadan gidiyorum….


Gidiyorum buralardan,!… Gitmeliyim, dedim ve işte şimdi gidiyorum, bütün sevda türküleri benimle, imkansız bütün olmazlar olur yollarımda, şimdi gitme vakti….

Sonbaharlar geride kaldı,geride kaldı bütün mevsimler… Beşinci bir mevsimi yaşamaya, kırkımdan sonra gençliğe;  gidiyorum…. Geride bıraktım bütün kışları, karları, çamurları; artık bütün ağaçlar dökmüyor yapraklarını… Sararmamış yapraklarla, yaşlanmamış umutlarla, yemyeşil bir baharla gidiyorum....

Bütün baharlar benimle, çünkü ben, gidiyorum.

Gidiyorum; çünkü kendimi seviyorum!…

ferkul
22haziran2009
00.46